Sayfalar

28 Ekim 2015 Çarşamba

Bir sömürü hikayesi - Zeytinyağlı yiyemem aman türküsünün hikayesi


Slm,

dünyayı saran sömürü zincirinin minicik bir parçası. Okuyunca bu pargrafı paylaşmak istedim.

Marshall yardımının koşullarından biri de Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıydı.

Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD'den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir.
ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshall yardımının koşullarından biri Türkiye'nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Buna koşul olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı "ısınırsa kanser yapar" gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz.
Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.

Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman...” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır. Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan'dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…


Kaynak: Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi - Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966



Nereden nereye diyeceksiniz, beni bilen bilir daldan dala atlamalarım vardır. 
Bu günlerde Tony Blair Irak işgali nedeniyle özür diledi, "yanlış istihbarat"MIŞ öyle dedi. Oysa daha işgal başlamadan "tırlarda nükleer silah üretiliyor" istihbaratlarının saçmalık olduğunu bunun Irak'ın işgali için yalandan ibaren olduğunu okumamış mıydık aklı selim bilim adamlarının makalelerini yayınlama cesaretini gösteren gazetelerde.
Peki Suriye'de iç savaş başladığı günlerde Esad'ın ben ABD nin istediklerini vermiş olsaydım ülkemde iç savaş başlamayacaktı açıklamasına ne demeli. Biz o dönemlerde Malatya'ya kurdurmadık mı ABD füzelerini.
Aklımızla dalga geçiyorlar. İnanana...

Sevgiyle kalın..

8 Ekim 2015 Perşembe

Rusya meselesinde ekonomiye dikkat - Güngör URAS

ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ve NATO, Rus uçaklarının hava sahamıza girmesi olayını, “abartmayı - köpürtmeyi“ sürdürüyorlar. Olan bitenle ilgili tartışmaları uzatıyorlar. Rusya’nın veİran’ın Suriye’de etkin hale gelmelerine olan tepkilerini, Türkiye üzerinden protesto ediyorlar. 

Dış politika tabii ki önemlidir. Fakat dış politika ilişkileriyle kurulmuş dengeler, ülkeler arasındaki ilişkiler kısa sürede bozulursa, ekonomi sarsılır, hatta çöker.
Rusya ve İran ile Türkiye arasında değişik ekonomik ilişkiler var. Bunların en önemlisi “doğalgaz” bağımlığımız.
-2014 yılında 49.2 milyar metreküp doğalgaz ithal ettik. Doğalgazın yüzde 66’sı Rusya’dan, yüzde 16’sı İran’dan, yüzde 12’si Azerbaycan’dan borularla geliyor. Yüzde 15’i gemilerle getirilen likit gazdan elde ediliyor.
-Doğalgazın yüzde 46’sı elektrik santrallarında kullanılıyor. Yüzde 25’i sanayide üretimde kullanılıyor. Yüzde 20’si konutları ısıtıyor, ocakları yakıyor. 75 ilde 11 milyon hane (toplam hanelerin yarıya yakını) doğalgaz kullanıyor.
-2014 yılında üretilen toplam elektriğin yüzde 48’i doğalgaz yakan santrallarda üretildi.
Hem Rusya, hem İran
Eğer bir “savaş” başlıyor ise, söylenecek söz olmaz. Ama Rusların ve İranlıların Suriye içinde etkinliğinden rahatsız olan ABD, AB ülkeleri ve NATO’nun dolduruşu ile bu iki ülke ile siyasi ilişkileri bozar veya kesersek, bunun faturasının ne olacağını da hesaba katmamız gerekir.
Rusya veya İran, siyasi nedenlerle, doğalgaz tedarikini azalttıklarında veya kestiklerinde ertesi gün, elektriklerin yarısı söner. Fabrikalarda üretim durur. Konutlarda şofbenlerin, ocakların alevi söner.
Durup dururken...
Tekrarda yarar var... Birileri Türkiye topraklarına göz koyar, Türkiye bu nedenle savaşa girer ise, elektriğin kesilmesine, sanayinin durmasına, evlerde ocağın yanıp yanmamasına bakılmaz. Ama durup dururken, (tekrarda yarar var) “içeride ve dışarıda gelişmelerden hoşlanmayanların yönlendirmesi sonucu” Rusya ve İran ile “iyi olmasa da, orta karar giden“ ilişkileri düşmanlığa dönüştürmek Türk ekonomisini çökertir.
-Rusya’nın doğalgazını Türkiye üzerinden yeni boru hatlarıyla Avrupa’ya ulaştırmasını bekliyoruz. 
-Rusya’nın ve İran’ın doğalgaz faturalarımızı ucuzlatması için müzakereler yapıyoruz.
-Rusya ve İran yaş meyve ve sebze ile giyim eşyası ihracında önemli pazarlarımız.
-Türkiye’ye Rusya ve İran’dan gelen turistler, önemli bir turizm geliri sağlıyor.
-Ruslar Türkiye’nin ilk nükleer santralını inşa ediyorlar. İkinci santral için müzakereler devam ediyor.
Bütün bunları sıralamak “Rusya  ve İran ne yaparlarsa yapsınlar... Sesimizi çıkarırsak gazı keserler” anlamına gelmez. Ama bütün bunlar, siyasi ilişkileri yürütürken, dikkate alınması gereken konulardır.
Siyasi ilişkilerdeki yanlışlar ekonominin zayıflamasına, çökmesine yol açar ise, ülkenin siyasi gücü yok olur.

Avrupa'nın IQ haritası

Slm,






Sevgiyle kalın...

Ne Afganistan, ne Pakistan burası TÜRKİYE ! Sürüklenen ceset, kaybedilen savaş - O.Kemal Cengiz

İlk gördüğümde yine tarumar müslüman bir ülkedeki rutin tablo diye düşündüm, sonra görüntünün Şırnak'ta olduğunu okudum, hayır fotomontajdır diye çok da önemsemedim ilk önce,  ama yanıldım. 
Daha önce Varto'da PKK'lı kadının çırılçıplak cesedini sergileyen devlet, pekala bunu da yapardı, düşünemedim, belki de "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'me" yakıştıramadığım için düşünmek istemedim. Biz bu görüntülere sakalı dizlerinde elinde kalaşnikoflu Allahu Ekber nidalarıyla şahlanmış Afganistan, Pakistan cennetliklerinden alışığız, bu kareler o ülkelere has bi görüntüydü zihnimde...
Türkler; en fazla övündüğümüz "askerlik dehamız", "kahramanlığımız", "ahlakımız", "......," bu muydu yani? Bu kadar mı alçaldık?...
 Göz dizen, kulak kesen, yerde sürükleyen, namus bildiğimiz kadının bedenini sergileyen, ahlaktan yoksun savaşan hep  hainlerdi... Biz öyle savaşmazdık...
"Kim" sürüklendi yerlerde, "kim" çırılçıplak yattı sokak ortasında, kim kazanıyor gerçekte?
Orhan Kemal Cengizin yazısını paylaşmak istedim..
Bazen, tam kazandığınızı zannettiğiniz an en ağır yenilgiye teslim olduğunuz andır.

Bazen en sert güç gösterisini yaptığınız an, en zayıf olduğunuzu ortaya koyduğunuz andır.

* * *

Bir devlet, öldürdüğü bir militanı arabanın arkasına takıp, sokaklarda sürüklüyorsa eğer, o savaş çoktan kaybedilmiş demektir.

Dün HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Twitter hesabından paylaştığı fotoğrafta, zırhlı bir aracın arkasından bir cesedin sürüklendiğini gördük.

* * *

Daha önce çırılçıplak soyulmuş bir kadın militanın ardında fotoğraf çektiren güvenlik kuvvetlerini görmüştük.

Cizre’de operasyon yapıyorum diye bütün bir kenti aç açık bırakan, “Hepiniz Ermeni’siniz” diye bağıran devleti gördük.

* * *

Bir devlet bir örgütle savaşırken, devlet gibi davranmayı bir kenara bırakmışsa o savaş kaybedilmiş demektir...

* * *

Trafik polislerine tuzak kuran, sivillerin arasından silahlı çatışmaya giren, insanları çocuklarının gözleri önünde öldüren bir örgüte karşı, bir devletin cevabı ceset sürükleyerek, ceset soyarak geliyorsa eğer, o savaş kahredici bir mağlubiyetle bitmiş demektir.

* * *

Biz bu filmi çok defa gördük daha önce ve sonunun nasıl biteceğini de çok iyi biliyoruz.

90’larda köylerin nasıl yakıldığını, Kürt işadamlarının nasıl kaçırıldığını, insanların Diyarbakır sokaklarında güpegündüz enselerinden nasıl vurulduklarını çok iyi biliyoruz.

* * *

Koca bir devletin, bir halka karşı savaş açan JİTEM’e nasıl teslim olduğunu çok iyi biliyoruz.

Kirli bir savaşa girdiğinde bir devletin nasıl çürüdüğünü, o çürümenin savaştığı gücü nasıl büyüttüğünü çok iyi biliyoruz.

* * *

Ölülere bile saygısızlık yapan, cesetlere bile eziyet edenler, o öldürdükleri karşısında büyük bir yenilgiye uğramış demektir.

Yendiğinizi zannettiğiniz düşman, yere düşerken, haysiyet ve onurunuzu sizden alıp götürmüştür.

Zafer naraları atıp, sürüklediğiniz ceset, çoktan kendisiyle birlikte sizi de çürütmeye başlamış demektir.

* * *

Biz bütün bu filmleri daha önce gördük. Sonunda, geriye çürümüş bir devlet, kaybedilmiş bir halk ve korkunç yıkımlar getiren bir savaş kalıyor..

1 Ekim 2015 Perşembe

Çocuklara Masal mı dediniz? (Can DÜNDAR - Ben babamın beşiğini sallarken)

Ben babamın beşiğini sallarken - Can DÜNDAR

Bu hafta Babalar Günü vesilesiyle sizlere ebeveynlere özgü bir sorundan sözetmek istiyorum. Ben de çocuk sahibi olduğumdan beridir farkettim ki, ortada çok ciddi bir "Masal sorunu" var.
Size şaka gibi gelebilir; ama değil.
Malumunuz, çocukların çoğu, dünyayla iletişimini masallar aracılığıyla kuruyor. Masal kişileriyle özdeşleşip, maceralar yaşıyor ve o arada da sorun çözmeyi, ilişki kurmayı, iyiyi kötüden ayırmayı öğreniyor; insanları ve kendini tanıyor.
Üstelik masalların zaman ve mekan sınırı yok. Kuşaklar ve sınırlar ötesi bir çocuk imparatorluğu adeta... Uluslararası bir iletişim aracı... Dilden dile, devirden devire sıçrayan bir enternasyonal hayal alemi...
Ben, masalların gerçeküstülüğüne her zaman hayranlık duymuşumdur. "Develerin tellal, pirelerin berber olduğu" ve babamın beşiğini sallayabildiğim bir "zamanda yolculuk"a daima şapka çıkarmışımdır.
"Öyleyse sorun ne" diyeceksiniz...
İşin "sorun" olan yanı şu ki; konu bu kadar önemli olmasına rağmen, bir yandan da "güvenilir" masal bulmak son derece zor.
Geçenlerde Deniz Gökçe Yeni Yüzyıl'da, o güzelim Alis Harikalar Diyarında masalının gerçek hikayesini yazdı. Meğer kitabın yazarı aslında 19. yüzyılda yaşamış bir İngiliz matematikçisiymiş. Küçük kızlara ilgi duyan bir sapıkmış. Çalıştığı üniversitenin dekanının küçük kızına tutulmuş ve onu üniversitenin gölünde sandal gezilerine çıkararak hikayeler anlatmaya başlamış. İşte Alis'in Harikalar Diyarındaki masalları bu hikayelerden çıkmış.
İşin sonu daha da korkunç: Alis, yaşı ilerleyip genç kız olunca, bizim profesörün sapıklığının farkına varmış ve intihar etmiş.
Şimdi çocuklarımıza ballandırarak anlattığımız masal, işte böyle bir tarihçeye dayanıyormuş.
* * *
Gelin de endişelenmeyin...
Biraz daha araştırınca anladım ki, sadece Alis değil, bizim Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel, Külkedisi, Çizmeli Kedi, yani tanıdığımız masal kahramanlarının çoğu 17. yüzyılda Fransa'da halk arasında anlatılan yarı-pornografik öykülerden çıkıp gelmişler. Zamanla sansürlenerek, günün koşullarına uydurulmuşlar. Örneğin, orijinal masalda Uyuyan Prenses'i yüzyıllık uykusundan yakışıklı bir prens değil, evli bir adam, üstelik de tecavüz ederek uyandırıyormuş. Prenses de bu ilişkiden hamile kalıyormuş.
Bunu duyunca, aklıma, yıllar önce okuduğum bir "Kırmızı Şapkalı Kız" yorumu geldi.
"O da mı" diyeceksiniz... Ne sandınız?.. Kırmızı'nın insanın içindeki cinsel eğilim ve dürtüleri simgelediğini artık çocuklar bile biliyor.
Masalın ruhbilimsel çözümüne girişirseniz, anlıyorsunuz ki, aslında kırmızı şapkalı kızımız henüz ergenlik çağı sorunlarıyla boğuşan bir "yeni-yetme"dir. Annesi (yani kızın süper-ego'su) Kırmızı Şapkalı Kız'ın içgüdülerini bastırmak için, onu yola çıkmadan sıkı sıkı tembihler. "Sağa sola bakıp, oyalanmamasını" söyler. Ama, "orman", (yani bilinç altının gizemli derinlikleri) birbirinden çekici günahlarla doludur. Meraklı küçük kızımız neşe içinde ormana dalınca, kurt (yani bilinçaltı) devreye girer: "Acelen ne küçük kız? Bak orman ne kadar güzel. Biraz dolaşmak istemez misin?" der. (Bütün erkekler lafa böyle girmezler mi?)...
İşte Freud'un ünlü "haz ilkesi" orada devreye girer. Ergenlik dürtülerinin etkisi altındaki kızımız, kendini kurda kaptırır.
Sonrası malum... Kurt anneannenin adresini alır. Onu yutar ve yaşlı kadının giysilerine bürünerek bizim kırmızı şapkalıyı "yatağına alır". Neyse ki son anda avcı (işte baba yetişti) çıkagelir. Kızını kurtarır. (Bilinçaltının vahşi güdüleri yenik düşer). Kurt'un karnını yarar (eski zaman sezeryanı), anneanneyi çıkarır, sonra da kurdun karnına taşlar doldurarak onu (yani kızın bilinçaltını) sonsuza kadar prangaya vurur. Böylece Kırmızı Şapkalı Kız'ımız da yoldan çıkmanın bedellerini, kurtların nasıl kılık değiştirmiş canavarlar olduklarını öğrenmiş olur. Bir daha da asla ormandan (içinden) gelen sese kulak vermez...
* * *
Bilmem bana hak vermeye başladınız mı? Bitmedi: Bir de şu "alternatif final"i dinleyin: "Avcı eve girip, kurtla kızı yatakta bulunca baltasına davranır. Ancak kızla kurt avcıya dönüp azarlarlar: "Seni seksist manyak... Sen ne hakla kadınlarla kurtların kendi aralarındaki bir sorunu baltayla çözmeye kalkıyorsun. Bizim bu sorunu bir erkek olmadan çözemeyeceğimizi mi sanıyorsun"?
Bu konuşmadan sonra anneanne, kurdun karnından dışarı fırlar, baltayı kaptığı gibi avcının kellesini uçurur. Sonra da kurt, anneanne ve Kırmızı Başlıklı Kız, kafa kafaya verip, ormanda karşılıklı saygıya dayalı yeni bir yaşam kurarlar.
Tahmin ettiğiniz gibi, bu da masalın feminist yorumu ve geçenlerde yayınlanan "Siz Hala Ananızın Masallarını mı Okuyorsunuz" başlıklı kitapta yeralıyor.
Masallarda süregiden bu "cinsel savaş"ı gördükten sonra şimdi oğluma masal anlatmaya korkar oldum.
Babalar Günü aşkına söyleyin, bildiğiniz "sağlıklı bir masal" var mı?   


1995'te yayınlanmış yazısı...                                              

30 Eylül 2015 Çarşamba

İslam dünyasındaki kutsal sefalet - Levent GÜLTEKİN


İslam dünyası denildiğinde artık aklımıza gelen ilk şey: Ölüm.
İnsan gibi yaşayacak şehirler kuramadığımız için, o şehirlerde kurallar, değerler, kanunlar oluşturamadığımız için, ritüelleri yerine getirmek amacıyla esaslı organizasyonlar yapacak veyahut o ritüelleri günümüze uyduracak aklı ve zekayı tamamen devre dışı bıraktığımız için her gün yüzlerce insan ölüyor.
Ya hacda ölüyor, ya da Kurban keserken. Ya trafikte ölüyor ya da berbat şartlar altında çalışırken. Ya mezhep savaşında ölüyor veyahut yoksulluktan.
İslam dünyasındaki sefil ruhlu yöneticilerden başka kimsenin işine yaramayan bir din yorumu var elimizde.
Müslümanlar korkaklıklarıyla, tembellikleriyle, akıldan ve düşünceden uzak İslam yorumuyla İslam’ı günümüz dünyasının dışında bıraktı.
Müslümanlar, özü işlevsiz hale getirdi
Bir tarafta gelişen, büyüyen, değişen bir dünya var, diğer tarafta günümüz dünyasının yaşam şartlarıyla çelişen, saygıdeğer bir hayat kurmaya engel olan bir İslam anlayışı var.
Bir tarafta şehirleşen dünya var, diğer tarafta köy hayatına göre yorumlanmış din anlayışı var.
Yaşamayan, gelişmeyen, düşünceyle, akılla yenilenmeyen din, Müslümanların elinde adeta ölüme mahkum oldu. Çürümeye terk edilmiş din, Müslümanların sefaletine de kaynaklık ediyor.
………………..
Asıl kafa yormamız gereken
Tuhaftır, İslam’ı benimseyenlerin, bu sefil tabloyla bir dertleri yok. ……..
Yetersizliğimizi dinle örtüyoruz
……  Dinler, özünde insanlara daha iyi yaşam sağlamak için gelmişken, günümüz Müslümanları insanlıklarını, yaşamlarını, huzurlarını din adına feda ediyorlar.
Peki ne demek istiyorum?
Siyasetteki başarısızlığımızı dinle örtüyoruz.
Mimaride, sanatta, bilimde, teknolojide ve hayata tat ve yenilik katan birçok alandaki geriliğimizi dinle örtüyoruz. 
Yaşanabilir hayatlar kurmadaki yetersizliğimizi dinle örtüyoruz.
İslam ülkelerinin dünyaya kattığı en küçük bir değer yok.
Buradaki akılsızlığımızı, tembelliğimizi dinle örtüyoruz.
 İbadetleri yerine getirecek organizasyonları yapmadaki yetersizliğimizi dinle örtüyoruz.
Üstelik doğan sonuçlara kutsallık atfediyoruz. Bine yakın hacının öldüğü kazayla ilgili “Ne güzel, mübarek zamanda, mübarek yerde öldü mübarek insanlar” diyebiliyoruz! 
Yaşadığımız ülkelerdeki iş kazalarını, akılsızlık, vicdansızlık, tedbirsizlik sonucunda yaşanan felaketlere ‘takdir-i ilahi’ diyerek suçu Allah’a atıyoruz.
Sonra da, “Bu din anlayışı bizim gelişmemizin, insan gibi yaşamamızın önündeki en büyük engel” diyenlere hakaret ediyoruz.
İslam dünyasında ölümü yücelten bir din anlayışı hakim
Ne yapalım, hepimiz, içinde yüzdüğümüz çamura, “Allah’tan gelmiş”deyip kutsallık mı atfedelim?
Eğer Allah’tan geliyorsa, Allah niçin bütün felaketleri, sefaletleri, Müslümanlara gönderiyor? Bu soruya hiç kafa yormayalım mı?
Ne yapalım, günümüz dünyasına uymayan, yerine getirilmesi imkansız olan ritüeller için insanların ölmesine razı mı olalım? Ölelim ama yine de o ritüelden vazgeçmeyelim. İslam bize bunu mu emrediyor?
Ne yapalım, bu dünyada insan gibi yaşamaktan vaz mı geçelim? Ya da cennete gitmenin yolunun sefil bir yaşam sürmekten geçtiğini söyleyenlere boyun mu eğelim?
Mesela her Kurban Bayramında benzer tartışmalar yaşıyoruz.
Kurbanın amacı, özü, paylaşmaktır. “Bu dört günde yoksulluğu ortadan kaldır” demektir.
…………..
Dünya değişiyor. Nüfus artıyor. Nüfus yoğunluğuna göre haccın özüne uygun yeni yorumlar, yeni yöntemler geliştirmemiz gerekmiyor mu?
Kör bir inatla, “Ölelim ama bu ritüeli asla değiştirmeyelim” mi diyeceğiz?
Günümüz dünya şartlarına göre tıkanıklığı aşacak, sefil görüntüleri ortadan kaldıracak yeni yorumlar yapmak İslam’a aykırı mıdır?
Yaşamı değil, ölümü yücelten bir din anlayışı hakim İslam dünyasında. Bunun neden olduğu felaketleri görmemek için daha ne kadar direneceğiz?
Müslümanlar olarak hepimiz yaşayan ölüleriz
Böyle bir din anlayışı hakim olduğu için Müslümanlar yaşanabilir şehirler kuramıyorlar. Bunun için yaşatmayı öncelik edinen organizasyonlar yapamıyorlar. Bunun için hukuka, mühendisliğe, üretmeye, yaşatmaya öncelik vermiyorlar.
Böyle bir anlayış olduğu için değerler, sistemler oluşturamıyorlar. Bu anlayışa teslim oldukları için daha iyi bir yaşama kafa yormuyorlar.
Din uğruna bu çamurun içinde yaşamaya daha ne kadar devam edebiliriz? İslam dünyasından insanların huzur için oluk oluk batıya göç ettiğini daha ne kadar görmezden gelebiliriz?
Esasında Müslümanlar olarak hepimiz yaşayan ölüleriz. Çünkü bu topraklarda hayatımızın bir değeri yok. İnsanlığımızın bir kıymeti yok. Ölüm daha değerli olduğu için huzurun, ahlakın, dostluğun, nezaketin, bilginin şahsiyetli olmanın… kısacası insan gibi yaşamanın değeri yok.
Hayatımızı çürüten, insan gibi yaşamamıza engel olan bu anlayışı değiştirip İslam dünyasına kabul ettirme şansımız yok. Bari bu anlayışa mahkum edilmiş dini, hayatımızın odağı yapmaktan vazgeçelim.

Bunu yapmazsak kutsallık atfedilen bu çamur deryasında sefil bir şekilde yaşayıp öleceğiz
http://www.diken.com.tr/islam-dunyasindaki-kutsal-sefalet/

yazının devamını Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen katliamından bir haberi de paylaşayım. Tamamen kadınların ve çocukların olduğu düğün evine müslüman ittifakı saldırıyorlar (Allahu Ekber nidalarını hayal etmemek mümkün değil) 131 ölü. Durmak yok, yola devam...
http://www.radikal.com.tr/dunya/yemende_dugun_katliami_131_olu-1441870
Sevgiyle kalın..

29 Eylül 2015 Salı

Maydanozlu erişte

Slm,

Sevgili arkadaşlarım, saygı değer binlerce blok takipçilerim! az özce sitemde şöyle bi göz gezdirdim ve dehşete düşesim geldi, bu paragrafı yazma gereği duydum. Erişte aşkına tutulduğum günlerde arkadaşıma "kavunlu erişte yapmayı düşünüyorum" dedim. Bana bi bakış fırlattı ve ben o saliselik  bakıştan saatlik cümlelerin hepsini gördüm ve "şimdilik" kavunlu erişte parlak fikrimden vazgeçtim. Ard arda bu kadar erişteyi görünce şimdilik doğru karar verdiğim kanaatindeyim. Paniğe kapılma nedenim ise  acaba.....acaba.... yoook canııııım... Sevgiyle kalın..

eriştenin sosunu hazırlamak tamamen size kalmış, sade de olur istediğiniz her bi çeşit meyve-sebzeden de. Deneyin, güzel lezzetler yakalayabilirsiniz.

Malzemeler:

1 demet maydanoz
1 su bardağı süt
1 diş sarımsak
4 yumurta köy yumurtası küçüktü, (orta boy 3 yeterli olur),
Tuz
Aldığı kadar un

Yapılışı: Maydanozları ayıklayıp yıkadıktan sonra + sarımsakla birlikte,  1 su bardağı sütle rondodan geçirin. Tamamen parçalayın, sıvı bir karışım elde edin diğer malzemeleri ekleyerek  katı pürüzsüz bir hamur hazırlayın.  Hamuru 10 dk dinlendirin ve kalınca yufkalar açın. Yufkayı keserken yapışmaması için teflon tavada kısık ateşte hafif kuruttuktan sonra kesiyorum, ancak çok kurutmamak gerekir aksi halde keserken kırılır. Kestiğiniz erişteleri bez veya sini üzerine serin kuruduktan sonra (ben 3-4 gün bekledim, ara sıra karıştırdım) bez torbalarda saklayın.







Afiyet olsun

Pancarlı (kırmızı) erişte

Slm,

eriştenin sosunu hazırlamak tamamen size kalmış, sade de olur istediğiniz her bi çeşit meyve-sebzeden de. Deneyin, güzel lezzetler yakalayabilirsiniz.

Malzemeler:

1 kırmızı pancar (2 ad fazla geliyor)
2 su bardağı süt
1 diş sarımsak
5-6 yumurta köy yumurtası küçüktü, (orta boy 4-5 yeterli olur),
Tuz
Aldığı kadar un

Yapılışı: Pancar+sarımsak+2 su bardağı sütü pıhtı kalmayacak şekilde rondodan geçirin,  diğer malzemeleri ekleyerek  katı pürüzsüz bir hamur hazırlayın.  Hamuru 10 dk dinlendirin ve kalınca yufkalar açın. Yufkayı keserken yapışmaması için teflon tavada kısık ateşte hafif kuruttuktan sonra kesiyorum, ancak çok kurutmamak gerekir aksi halde keserken kırılır. Kestiğiniz erişteleri bez veya sini üzerine serin kuruduktan sonra (ben 3-4 gün bekledim, ara sıra karıştırdım) bez torbalarda saklayın.







Afiyet olsun...

Domates+kırmızı biberli erişte

Slm,

bu yıl çeşit çeşit sağlıklı erişte yapmaya karar verdim. Geçen yıl yapmayınca bayağı özledim. Siz de bu lezzete alışınca vazgeçemeyeceksiniz...

Malzemeler:

1,5 su bardağı  domates+kırmızı biber sosu (2 orta boy domates + 1 etli  kırmızı biber (modern adı cappy :) ve 1 diş sarımsak-tercihen-)
1/2 su bardağı süt
5 yumurta köy yumurtası küçüktü, (orta boy 3-4 yeterli olur),
Tuz
Aldığı kadar un

Yapılışı: Domatesin kabuklarını soyun + kırmızı biber ve sarımsakla birlikte sulu bir sos elde edene dek rondodan geçirin. Sosunuzda pıhtı kalmasın. 1,5 su bardağı sosa yarım su bardağı süt ekleyin, ölçü  toplamda 2 su bardağı olacak. 2 su bardağı sosa yumurta ve diğer malzemeleri ekleyerek  katı pürüzsüz bir hamur hazırlayın. Una özellikle ölçü vermedim sosun akışkanlığı ve yumurtanın iriliği un oranını değiştirecektir. Hamuru 10 dk dinlendirin ve kalınca yufkalar açın. Yufkayı keserken yapışmaması için teflon tavada kısık ateşte hafif kuruttuktan sonra kesiyorum, ancak çok kurutmamak gerekir aksi halde keserken kırılır. Kestiğiniz erişteleri bez veya sini üzerine serin kuruduktan sonra (ben 3-4 gün bekledim, ara sıra karıştırdım) bez torbalarda saklayın.



Sosu hazırlamak için iyiiice rondodan geçirin.
Hamurun kurumaması için üzerini nemli bezle örtün.





Afiyet olsun...

Volkswagen skandalı Türkiye'de olsa ne olurdu ?



SKANDAL NASIL ORTAYA ÇIKTI? 
VW’nin dizel motorlara yerleştirdiği, çevreye ve sağlığa zararlı egzoz gazı değerlerini düşük gösteren aletin adı “Electronic Diesel Control 17”. Gizli bir bilgisayar yazılımı. VW’nin skandalı nasıl ortaya çıktı? ICCT adlı Uluslar arası çevre vakfında görevli Berlinli kimyager Peter Mock, Almanya’nın ABD için ürettiği otomobillerin Avrupa’dakinden çok daha temiz ve çevreye uygun olduğu görüşünden hareketle test yapmak istedi. ICCT, West Virginia Üniversitesi’ne 2014 Mart’ında görev verdi. Bir profesör, bir mühendis, iki öğrenci ve bir üniversite çalışanından oluşan 5 kişilik bir araştırma grubu kuruldu. Grup, elektrikli süpürgeye benzeyen, İki ölçüm aletinden oluşan, jeneratörlü ve hortumlu aleti aracın bağajına yerleştirerek, test için trafiğe çıktı. Araçlar 4 bin km trafikte kullanıldı. Egzoz gazının Avrupa’dakinden daha temiz olduğu düşüncesinden hareket eden araştırmacılar, tam tersi bir sonuçla karşılaştı..... VW değerlerin yüksek olmasına teknik bir sorunun neden olduğunu gösterdi ve Jetta, Golf, Beetle, Audi A3 model 482 bin aracı egzoz servisi adı altında tamire çağırdı. Ama araçlarda herhangi bir değişiklik yapılmadı. 3 Eylül 2015’te VW, Amerikan Çevre Ajansı’na dizel motorların yazılımında manipülasyon yaptığını itiraf etti.

Türkiye'de olsa (ilgili modellerin Türkiye'ye satılıp satılmadığını araştırmadım);
1- Volkswagen araştırmayı yapan vakfa yüklü miktarda  bağış! yapardı 
2- Siyasiler ilgili vakfı böyle haddini bilmez bir araştırma yaptığı için anında "terör örgütü kurmak veya üye olmak" suçu nedeniyle tüzel kişiliğini iptal/kapatma kararı gerekli mercilere anında  aldırırdı,
3-İlgililer bağış!tan hak-helal- alın teri kazancını alır ve çeşitli vakıflara yardım yapılırdı,
4- Çifte/lüx araç sahibi olanlar olurdu,
5- Vatandaş da benim aracım çevreyi az kirletiyor diye geziniverirdi. 
6- Sessiz sedasız herşey halledilirdi.
Ne gerek vardı bu kadar ortalığı karıştırmaya..........
Ne olacak şimdi VW ve hayallerimize?

Sevgiyle kalın..

18 Eylül 2015 Cuma

Size yakışanı üstünüzden çıkarmayın! - Umur TALU



18 Eylül 2015 Cuma, 01:40:22 

Bize yakışan nefret dilidir.
Bolu’da “Kürt işçiler”e linç girişimini engellemek için “olay yeri”nde konuşan, sonra “saldıranlar adına onlardan özür dileyeceğim” diyen baba yanlış yapmış.
Bize yakışan; bir pusuda nefret kurşunları sıkmak, bir askerin ensesine sıkmak, dünyanın kahpelik kabul ettiği mayınları kullanmaktır.
Bize yakışan; bir halka, her halkı aşağılayarak “Siz Ermeni’siniz” diye bağırmak, sünnetli teşhislerine dalmak, “katliam” istemek, milletvekili iken bile ölümle tehdit etmek, vurulan çocukların annelerini yuhalatmak, gazetelere dergilere“hepinizi ezeceğiz” diye köpürmektir.

***

Bize bir “şehit babası”nın “Hepimiz kardeşiz” feryadı yakışmaz.
Bize “kardeşini boğmak” daha münasip kaçar.

Bize bir “şehit anası, babası”nın “Hani barış olacaktı” isyanı yakışmaz.
Bize o ana babaya “karaktersiz” demek yakışır.

***

Bize “sıvasız hanelerin çocukları”nın dağın iki yanındaki düşüşü üzerine düşünmek bile yakışmaz.
Bize efendilerin, ağaların, beylerin, otoritelerin kendi çocuklarını kollayıp yoksul çocukları kırdırdığı düzeni kutsamak yakışır.

***

Bize “Sizin çocuklar nerede peki?” diye sorgulamak yakışmaz.
Bize “Allah sizin çocuklara gani gani ömür versin; bizimkilerin 5’i de şehit olabilir”diye boyun eğmek yakışır.
Bize yoksul çocuklara tabut, efendilerin mahdumlarına kasa, kutu imal eden bir çarkı kurcalamak yakışmaz.
Bize o çarklara daha çok kan, daha çok ter, daha çok acı taşıyıp ağaların hayrına daha hızlı döndürmek yakışır.

***

Bize asker veya polis, insan haklarımızı, haysiyetimizi, çocuklarımızın hukukunu talep etmek yakışmaz.
Bize boyun eğmek, boyun eğdirmek, kendi hayatını unutup başka hayatlara nefretle dolmak yakışır.

***

Bize hayatı, barışı, siyaseti, başka hayatları da gözeten mücadeleyi seçmek yakışmaz.
Bize yola mayın döşemek, enseye kurşun sıkmak, karısının yanında bir askeri, kızının yanında bir polisi vurmak yakışır.

***
Bize başka insanların da dini, mezhebi, dili, kimliği, kişiliği, hürriyet ve hakları olduğunu kabul etmek yakışmaz.
Bize onların inancını, aidiyetini, varoluşunu aşağılamak yakışır.

***

Bize çocukları ayırmamak, her kim vurdu ise, her çocuğu kalbimize almak yakışmaz.
Bize ölü çocukları dahi çekiştirmek, parçalamak, lime lime etmek, tabutlarını bile bir ötekine düşman saymak, bir ötekine vurmak yakışır.

***

Bize “kimse böyle ölmesin” demeyi bilmek, ısrarla barışı, hayatı kutsamak yakışmaz.
Bize kendisi bedelli ayarlarken “şehitler ölmez” diye ölüm bağırmak yakışır.

***
Bize “faili meçhuller”le binlerce insan kaybedince bu kahpelikten kökten nefret, kime yapılırsa yapılsın öfke yakışmaz.
Bize katilleri, kahpelikleri, pusuları, infazları tasnif edip ayırmak yakışır.

***

Bize bir askerin hayattayken, çoluk çocuğuyla maruz kaldığı eziyeti sorgulamak yakışmaz.
Bize o ancak “şehit” olunca tabuta bayrak sarıp sıvasız bir haneyi “kutsallıkla”sıvayıp sonra onları unutarak sıvışmak yakışır.

***

Bize herkesin haysiyetini, hakikatini, hakkını teslim etmek yakışmaz.
Bize yerdeki işçiyi tekmelemek, esas duruşta esaslı duramayan gazinin vurulmuş platinli ayağını tekmelemek, acılı insanlara tokadı yersin diye söylenmek, nefret kusan kim varsa onları pohpohlamak yakışır.

***

Bize, vallahi anladığım odur ki, sarılmak yakışmaz.
Bize yarılmak yakışır; ille sarılacaksan, gırtlağa sarılmak çok yakışır.
Bize yakışan ne varsa üstümüze zaten yapışır.

Bize onları sıyırmak, onlardan sıyrılmak hiç yakışmaz!
                                                                         Umur TALU

Eyy baba yiğitler...Bu acı kaç richter hissediyor musunuz?


Çok düşündüm insanın içini acıtan bu görüntüleri paylaşıp paylaşmama konusunda. Paylaşıyorum  kararsızlıkla.
Şehit Mehmet Turhal.
Anne-babaya en büyük beddua  "çocuğundan sonra ölesin" demekmiş.
Ailesine dünyalarını başına yıkacak veya dünyada cehennemi yaşayacakları, acısını düştüğü yerin yaktığı ve onların anlayabileceği, tarifi imkansız acı,  büyük travma...
Annenin-babanın duydukları karşısında geçirdiği şok, annenin oturduğu yerden fırlaması, Yarabbim sen yardım et bu analara.
Duymuş mudur o ana-baba oradaki yetkilinin şehitlik mertebesinden bahsedişini, yüceliğini anlatmasını,  okuduğu kuranı duymuş mudur?
Acılı aileler medyada açıklanan "geniş çaplı operasyonlar başlatıldı?  şu kadar terörist öldürüldü? (kana kan, dişe diş, öcümüzü aldık, kanınız yerde kalmadı mı denmek isteniyor?) açıklamaları yapılınca acıları hafifliyor  mu?
Kaldı ki yetkili ağızlardan o kadar çok seri yalanlar duyduk ki ..... inanacak mıyız?
Yorulmadınız mı bunları duymaktan, zekanızla alay edilmesinden....

İkinci fotoğraf..... bir başka  sözün bittiği yer....

Savaşacaklar savaş kararı verenlerin evlatları olsa idi dünyada savaş olur muydu?

Evlatlar ölür, babalar ölür, eşler-kardeşler-abiler ölür, ...
gerçekten "şehitler ölmez mi"?
Bakın yakın tarihimize.....?
Hatta önümüzdeki günlere......?
Kimler nasıl ağıt? yakacak şehitlerimize....

Kefen giyenler,
beni de askere al diyenler,
biz şahadet şurubunu içmeye hazırız diyenler,
savaşa devam diyenler
Allah için  buyurun..... "ölmeyen şehitliğe",
kurutmayın fidanları, ocakları...

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/370689/Vicdansiz_sov.html