Sayfalar

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kabak Tatlısı


Slm,

kışın vazgeçilmezlerimden.

Malzemler:

1 kg kabak
1,5 çay bardağı şeker
Çay kaşığının ucu tuz
Üzeri için kavrulmuş, çekilmiş fındık/veya tahin

Yapılışı: Dilimlediğim kabaklar üst üste gelmesin diye geniş tencere kullanıyorum. Şekeri tüm dilimlerin üzerine gelecek şekilde serpiştirip 1 gece buzdolabında bekletiyorum. Ertesi gün  şeker tamamen erimiş oluyor.  Kaynamaya başladıktan sonra altını azıcık kısıyorum (tam değil) ve yaklaşık  15 dakika sonra iri dilimleri ters çeviriyorum. Yaklaşık 5 dakika sonra tencerenin kapağını alıyorum (fazla suyunun buharlaşması için). Kaynarken göz göz olmaya başlıyor(reçeldeki gibi), bir süre bu şekilde kaynatıyorum. Toplam 30 dakika kaynadıktan(tüm pişirme süreci) sonra önceden 200 derecede ısıtılmış fırında 10  dakika civarı pişirip alıyorum.











 Afiyet olsun
Sevgiyle kalın

23 Aralık 2017 Cumartesi

Kışlık menemen (Leyla Hnm'dan)

 Slm,

paylaşmak için bayağı geç kaldığım bir tarif.  Konserve mevsimi geçti ama gelecek yıla yatırım olsun.
Sanki bahçeden şimdi toplayıp yaptın, abartmıyorum o kadar yaz menemini,buzdolabı kokusu yok, konserve kokusu yok. Ben canım Leyla Hnm'a dua ediyorum siz de bana ediverin. Kurtarıcı bi o kadar da leziz bir tarif.

Malzemeler: Menemeni nasıl yapıyorsanız öyle. Benim yoğurt yiyişim aşağıdaki gibi.

Domates
Yeşil Biber
Kuru soğan (tercihen)
Sarımsak
Tuz
Zeytinyağ

Soğanları güzelce karamelize ettim, sarımsağı ekledim az sonra biberi ekledim ve biberleri biraz terlettikten sonra domatesi de ekledim ve domatesler yumuşadıktan sonra (fazla domates suyunu muhtemelen süzüp aldım, sulu sulu menemen güzel olmaz) tam yumurtayı kırma aşamasında (tabiki yumurtaları eklemeyin) kavanozlara doldurdum ve soğumasını bekledim. Soğuduktan sonra ağzını sıkıca kapatım derin dondurucuya koydum. Evet fark sıcağı sıcağına kapaklarını kapatmayıp soğuduktan sonra kapatıp derin dondurucuya almak. Denemenizi öneririm kesinlikle derin dondurucunun o bildiğimiz kokusu olmuyor.





Afiyet olsun.

1 Aralık 2017 Cuma

Diyarbakir Cezaevi'nden ...


AKP'li vekil Diyarbakır Cezaevindeki işkenceyi anlatırken ağladı: Gökyüzüne bakmanın suç olduğu bir ortamdı

TBMM Diyarbakır Cezaevini İnceleme Alt Komisyonu Başkanı ve AKP Mardin Milletvekili Orhan Miroğlu, kendisinin de bir dönem kaldığı Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadıklarını anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı.
Meclis Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ni İnceleme Komisyonu, son toplantısında aynı cezaevinde 6.5 yıl tutuklu kalan Komisyon Başkanı AKP Mardin Milletvekili Orhan Miroğlu’nu dinledi.
 Gazete Duvar'dan Nergis Demirkaya'nın aktardığı habere göre, Hayatta kalıp kalmayacakları belli olmayan bir cezaevinden sağ çıkmayı başarıp yıllar sonra TBMM’ye gelip, burada kendisine trajedi yaşatmış bir komisyonun başkanı olmasının çok değerli olduğunu belirten Miroğlu, “Zevkle ve istekle yürüttüğüm bir çalışma oldu” dedi. Bugüne kadar yaklaşık 30-35 kişinin tanıklığına başvuran Komisyon’un son toplantısında konuşan Miroğlu yaşadıklarını özetle şöyle anlattı:
“1981 ocak ayında gözaltına alındım. Diyarbakır’da bir toplama işkence merkezinde gözlerimiz bağlı kaldım. Biz kimin ne kötülük ettiğini göremez, sadece sesleri duyardık. Gözümde o bağ işareti halen durur. Uzun bir süre sonra toplama merkezinde 40-50 kişiyle cezaevine götürüldük. Her katta 10 hücre vardı ve 4 kattan oluşuyordu. Birinci katın birinci hücresi tamamen lağımla doldurulmuştu. Gelen herkes istisnasız o lağımın içerisine sokuldu. Ona da 'banyo' diyorlardı. Esat Oktay Yıldıran geldi. Tamamen soyulduk. Köpekler saldırıya hazır bekliyordu. Komut verildi içeri 40-50 kişi geldi. Ellerinde yaş ağaçlardan yapılmış sopalarla dövdüler. Birinin çantasından diş macunu çıktı ona yedirdiler. Daha sonra ‘banyo’ yaptırın denildi lağıma sokulduk. 5 saat süren bu işkenceden sonra 1-2 kişilik hücrelere 20-25 kişi sırt sırta konulduk. Balıklar nasıl kasadan dökülürse hücre kapısı açıldığında öyle betona dökülüyorduk. O hücrelerde aylarca tutulduk. Koğuşlara gönderildiğimizde her tarafımız bitti. Hatta bit öldürme yarışmaları yapılıyordu. Gökyüzüne bile bakmanın suç olduğu bir ortamdı.”
ETNİK HINÇ VE ÖFKE VARDI
 12 Eylül döneminde Mamak, Metris cezaevlerinde uygulanan işkenceleri herkesin duyduğunu anlatan Miroğlu, Diyarbakır cezaevi için “İşkence çeşitlerinin çokluğu, gaddarlığı ya da kötülüğün sıradanlaşması” gibi tüm kavramların kullanılabileceğini söyledi. Miroğlu, “Bizim burada karşı karşıya kaldığımız en önemli şey etnik hınç ve öfkeydi. Bir örgütle herkesi özdeşleştirme vardı. Orada görev yapan gardiyanın gözünde herkes PKK’liydi. Herkes bir örgütle özdeşleştiriliyordu” dedi.
 GÖZ YAŞI DÖKTÜ
 Diyarbakır Cezaevinin Newyork Times gazetesinin yayınladığı dünyanın en dehşet verici 10 cezaevinden biri olduğunu söyleyen Miroğlu, 15-16 yaşında, tedavi edilmediği için veremden ölen bir koğuş arkadaşını anlatırken göz yaşlarını tutamadı.
 BUZ PARÇALARI ÜZERİNDE SÜRÜNDÜRDÜLER
 Bir süre sonra konuşmaya devam eden Miroğlu bu kez kışın buzla kaplı koğuşta yaşadıkları bir olayı anlattı. Miroğlu, “Koğuşta yarım metre buz vardı. Balyozları elimize verdiler o buzları kırdırdılar. Her yer cam tarlası gibi oldu. Sonra ‘soyunun ve sürünün’ dediler. O buz parçaları vücudumuzu keserken feryatlar yükseldi. Bugüne kadar çok toplama kampı filmi izledim, böyle bir sahneye rastlamadım.”
 ‘BU ORHAN MI?’
 Miroğlu anne babasının görüşe geldiği zaman yaşadıklarını da Komisyon üyeleriyle paylaştı. Annesi ziyarete geldiğinde kendisini tanıyamadığını anlatan Miroğlu, “26-27 yaşındaydım. 3 ay Kurtoğlu’nda işkence, açlık, akabinde Diyarbakır cezaevinde yaşadıklarımız kilolarımızın yarısını götürmüştü. 38-40 kiloya düşmüştüm. Annem tanıyamadı “Bu Orhan mı” diye sordu yere yıkıldı” dedi. Bunları anlatırken duygulanan Miroğlu bir süre sessiz kaldı.
 DİYARBAKIR CEZAEVİ FETÖ BENZETMESİ
 Kemal Burkay liderliğindeki gruptan yargılandığını, haklarında kriminal bir şey olmadığını anlatan Miroğlu Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları şöyle yorumladığını anlattı; Diyarbakır Cezaevine uygun bulduğum kelime sistemli bir devlet taammüdüydü. Bu devlet taammüdü söz konusuydu ve bu Kürt meselesinin şiddetle yoluna devam etmesini arzu ediyordu. 1984’ten sonra Türkiye normalleşme sürecine geçmeye başlayınca Kürt meselesinde bunların hiç biri olmadı. Tam tersine, Eruh-Şemdinli ile başlayan süreç Türkiye’yi o günden bugüne kadar meşgul eden bir siyasi ortamın yaşanmasına yol açtı. Siyasi sonuçları itibariyle şöyle bakıyorum. Demokratik siyasi zemini savunan Kürt gruplarının tümü bir biçimiyle tasfiye edildi. Belki FETÖ olayında da benzer bir şey yaşadık. Diyarbakır Cezaevi PKK hareketi için de çok önemli bir ortam olmuştur. Bugün PKK’yle ilgili bir şey söylemek isteyenler döner dolaşır Diyarbakır Cezaevi ile ilgili şeyler paylaşır. Çünkü PKK Diyarbakır Cezaevi’ni kendi tarihinin bir parçası gibi görür. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama evet, bu hareketin sonraki yıllarda gelişmesi, benimsediği yollar, uyguladığı strateji Diyarbakır cezaevindeki zulüm ortamıyla örtüşüyor. Bunları ortaya çıkarma konusunda maharetli olamadık. FETÖ olayında, nasıl ılımlı İslami çevreler, vakıflar, tarikatlar süreç içinde, bir devlet taammüdü şeklinde tasfiye edilirken FETÖ’nün önü çeşitli iktidarlar zamanında açıldıysa bence Kürt meselesinde biz de böyle bir şey yaşadık.
‘DİYARBAKIR CEZAEVİ OLMASA PKK OLMAYACAK MIYDI?’
 “Diyarbakır cezaevi olmasaydı PKK olmayacak mıydı? Sorusunu kendi sorup kendi yanıtlayan Miroğlu, “Olacaktı. PKK’yı tamamen Diyarbakır Cezaevine bağlamak yanıltıcı bir fikirdir. Ama Diyarbakır Cezaevinden tahliye olan herkese Bekaa’ya gidecek potansiyel kişi olarak bakılıyordu. Benim şiddet öneren siyasi fikirlerle ilişkim olmadı.
Miroğlu bir soru üzerine Diyarbakır Cezaevinin yaklaşık 500 kişilik bir kapasitesi bulunduğunu ama 20 kişilik koğuşlarda 70-80 kişi kaldığını, kimi çalışmalara göre 7-8 bin kişinin bu cezaevine girip çıktığını söyledi. Bu cezaevinde yatanların yüzde 80-85’inin bugün adı PKK olan örgütten yargılandığını söyleyen Miroğlu, örgütün 1-2 yılda böyle bir kitlesel güce ulaşmış olmasının kendilerini o dönem şaşırttığını anlattı. Miroğlu, “Bu kadar kısa sürede bu kitlesellik nasıl sağlanmış soru işaretidir” dedi.
 CEZAEVİNİN MÜZE OLMASI İSTENECEK
 Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlarla ilgili Komisyon çalışması 3 kitap haline gelecek. Cezaevinin müze yapılması önerisinin de yer aldığı bir dizi önerinin yer aldığı rapor da hazırlanacak.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/877162/AKP_li_vekil_Diyarbakir_Cezaevindeki_iskenceyi_anlatirken_agladi__Gokyuzune_bakmanin_suc_oldugu_bir_ortamdi.html
Başlığı Diyarbakır Cezaevi'nden alınacak dersler mi yazsaydım bilemedim.
Dün ne yaşandıysa bugün o konuşuluyor güzel ülkemde.
Yarın güzel şeyler konuşmak umuduyla......
Sevgiyle kalın...

18 Ağustos 2017 Cuma

Farklıyız, Birlikteyiz, Biz Türkiye'yiz :))

Slm, 
adını ve bildirgeyi okuyunca paylaşmak istedim.
Bende oluşan kanaat: Siyaset yok, şu yok, bu yok, birlikte mutlu, huzurlu TÜRKİYE  için bir araya gelmiş sivil toplum kuruluşu...
Hadi bakalım...

NEDEN BURADAYIZ
Bizler neden bir araya geldik ve neden karşınızdayız?

Ülkesini seven, geleceğine ilişkin endişeler taşıyan bu ülkenin yurttaşları olarak, son yıllarda siyasi süreçlerde yaşanan derin kutuplaşmalar, parçalanmalar ve ayrışmalar nedeniyle, toplumsal yapımızda oluşan kopuşlardan büyük kaygı duyuyoruz. 
Toplumsal dokumuzda her geçen gün kök salan ‘güvensizlik ve aşırı kutuplaşmanın, mahallelere, sokaklara, işyerlerine ve hatta aile içlerine kadar sirayet etmesi, derin kaygımızın temelini oluşturuyor. 
Bizler; muhafazakâr, milliyetçi, liberal, sosyal demokrat ve sosyalist gibi farklı siyasi kimliklere sahip yurttaşlar olarak, tüm bu gergin ve ayrıştırıcı siyasal iklime rağmen, bir arada yaşama kültürüne sahip olduğumuzu ve farklılıklarımızın ayrışma değil birer zenginlik kaynağı olduğunu, tüm Türkiye’ye göstermek için bir aradayız.
Bugün, bu beceriyi ortaya koymaya, bir arada huzur içinde yaşama kültürünü benimsemeye, ortak vatanımızda ortak paydamızı büyütmeye, her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz. 
Biz, farklı siyasal düşüncelerin, farklı inançların, farklı kültürlerin ve farklı yaşam biçimlerinin mensupları olarak, hem günümüz toplumsal, siyasal ve kültürel iklimini esenliğe kavuşturacak bir anlayışın fitilini ateşlemek, hem de gelecek kuşaklara örnek teşkil edecek bir ortaklaşmayı başarmak için, bir araya gelmiş bulunuyoruz. 
TÜM TÜRKİYE’YE YAYMAK İSTİYORUZ
Arzumuz, Bursa’dan başlatmakta olduğumuz bu girişimin, Türkiye geneline yayılmasını sağlamak ve ayrışmanın değil, bir arada yaşama kültürünün bizzat yurttaşlar eliyle sağlanabileceğini, tüm Türkiye’ye göstermektir.
Farklılıklarımızı birbirimize dayatan değil, onları fark eden ve onlar üzerinden bir uzlaşma kültürü geliştirebilen bir toplum olma mücadelesini vermeliyiz. Farklılıklardan çatışma üretme yerine, onlardan doğan zenginliği, toplumsal bir sinerjiye dönüştürme başarısını sergileyebilmeliyiz.
Farklı kimliklerimizle bir araya gelen yurttaşlar olarak hiçbir siyasi hareketi desteklemek ya da karşısında olmak gibi bir misyonumuz yok ve olamaz. 
Bizler ayrışma, kutuplaşma ve giderek çatışma ortamına evrilecek bir toplumsal yapının, ülkemizin hiçbir sorununu çözmediğine ve çözmeyeceğine ilişkin yeterli tarih bilincine ve farkındalığa sahip yurttaşlarız. Ve bugün burada bir araya gelerek, buna izin vermek istemediğimizi ve bu kudrete sahip olduğumuzu tüm Türkiye’ye göstermek istiyoruz.
DEMOKRASİ ÇAĞRISI
Aynı toprakların ve aynı tarihin bir parçası olarak geçmişte olduğu gibi, gelecekte de bir arada yaşayacağız. Bizler tüm siyasi tartışmaların ayrışma ve çatışma kültürüne dönüşmeden, yaşadığımız tüm sorunların demokrasi ve hoşgörü kültürü içerisinde çözülmesini istiyoruz. Bunu sağlamak ve bu kültürü ayakta tutmak için farklılıklarımızla bir araya gelmeye ve bu kültürü her türlü zorluğa rağmen ayakta tutmaya kararlıyız.
İstediğimiz şey huzurdur, barıştır, demokrasidir, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir Türkiye’dir. Amacımız bunun mümkün olabileceğini göstermek ve suya düşen bir taş parçası olabilmektir. 
Bu girişim, birlikte kardeşçe yaşama iradesinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Bu nedenle girişimimizin adını, ‘Farklıyız, Birlikteyiz, Biz TÜRKİYE’yiz’ olarak belirledik. 
Bizler, her ne sebeple olursa olsun çocuklarımıza ve torunlarımıza kavga eden bir ülke bırakmak istemiyoruz. Bugün burada olduğu gibi bundan sonra da bu hedef için bir araya gelmeye devam edeceğiz. 
Bunun Türkiye’mize örnek oluşturması dileklerimizle, ‘Farklıyız, Birlikteyiz, Biz TÜRKİYE’yiz’ diyor ve siz değerli basın mensuplarımıza katılımlarınızdan dolayı yürekten teşekkür ediyoruz.”
‘Farklıyız, Birlikteyiz, Biz TÜRKİYE’yiz’ 
GİRİŞİMİ…


19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kara Lahana (pancar) Sarması

Slm,

bloguma pek zaman ayıramıyorum, paylaşamadığım tariflerim bayağı birikti.

Kara lahana sarması için ortalama bir ölçü vereceğim, göz kararı yapıyorum çünkü. Sizler damak lezzetinize göre malzemelerin ölçüsünü değiştirebilirsiniz.

Malzemeler:

Karalahana  yaprağı
Pirinç
Bulgur (pirinç ve bulgur oranını birebir yapıyorum)
Mısır (darı) yarması ince çekilmiş (pirinç+bulgur toplam ölçüsünün yarısı veya yarısından daha az)
soğan (bol)
sarımsak
iç yağ (3-4 diş sarmsak büyüklüğünde)
kekik (isteğe bağlı)
Zeytinyağ+tereyağ
Az salça (domates)
Kemikli et

Yapılış: Öncelikle mısır yarmasını  3-5 dakika kaynattıktan sonra tencerenin kapağını kapatarak fazla suyunu çekmesini sağlayın.
Soğanları bol tereyağ+zeytinyağında kavururken iç yağı+salçayı ekleyin ve biraz kavurduktan sonra  sarımsakları ekleyin. Bulgur+pirinç+önceden biraz pişirdiğiniz mısır yarması ile birlikte yaklaşık yarım su bardağı su ekleyerek suyunu çekene dek sürekli karıştırarak pişirin ve kekik ekleyerek harcı soğumaya bırakın.
2. aşama: bol sıcak suda pancarı haşlayın, burada net bir süre veremeyeceğim mevsimine göre fark eder çünkü. Pancarın yumuşama sürecini kontrol ediyorum, çok haşlanırsa pancar parçalanır ve saramazsınız buna dikkat edin. Haşladıktan sonra süzün ve soğuk suda bekletin. Soğuk su önemli, su ısınırsa suyunu değiştirin aksi halde pancar  pişmeye devam eder, parçalanır.
Ve sarmanızı sarın. Biraz zahmetli geliyor bana sarma işleri o nedenle yapınca fazla sarıp buzluğa da koyuyorum. Tencerenin altına az etli kemikleri yerleştirin ve üzerine sarmayı dizin. Zeytinyağ+bol tereyağ (unutmayın pancar tereyağı seviyor)+2 diş sarımsak büyüklüğünde iç yağ + sıcak suyu ekleyin, pişerken açılmaması için sarmanın üzerine tabak yerleştiriyorum. Kaynadıktan sonra altını kısıp 1 saatten fazla pişirdim (1 sa 20 dk idi yanılmıyorsam). Ayrıca ben sarmayı toprak kapta pişirmeyi tercih ediyorum. Ben yaptım  diye yazmıyorum enfes bişey çıkıyor ortaya. Masada bir varmış bir yokmuş oluyor anında. Afiyet olsun.


















Sevgiyle kalın...

Limonata

Slm,

yazın harika bir içecek, uzun zamandır bu tarif yapılacaklar listesinde idi. Mutlaka deneyin derim. Limon ve şeker ölçülerini damak lezzetinize göre değiştirebilirsiniz. Ayrıca bu tarife portakal veya mandalina da ekleyebilirsiniz. O şekilde de güzel oluyor ama fotoğraf çekmediğim için paylaşmıyorum.

Malzemeler:

3 adet limon
4 litre su (yarısı sıcak yarısı soğuk)
2 su bardağı şeker

Yapılışı: Limonların kabuğunu rendeleyin ancak beyaz kısmını almayın (limonatayı ekşi yapar), rendeledikten sonra limonların sıkın ve suyunu çıkarın.  2 lt sıcak suya limon kabuğu rendesi+limon suyu+şekeri ekleyin ve şeker eriyene dek karıştırın, soğuduktan sonra ince süzgeç veya tülbentle süzün. 2 lt soğuk suyu üzerine ekleyin ve karıştırın. Buzdolabında bekletin. Arzuya göre taze nane yaprağı da ekleyebilirsiniz. Resimlerde açık sarı görünüyor,  daha koyu sarı bir limonatanız olacak. Afiyet olsun.





Sevgiyle kalın...

Fırında Etli Bezelye

Slm,

arşivimde kayıtlı olup paylaşamadığım tariflerden biri daha. Ölçüleri not almamışım.

Bezelye
Kırmızı veya beyaz et
Orta boy 1 patates
Orta boy 1 havuç
1 orta boy soğan
2-3 dilim sarımsak
Tuz
Zeytinyağ
üzerine kaşar peyniri (1,5-2 su bardağı) ve beşamel sos
Beşamel sos:
2 dolu yemek kaşığı tereyağı,
2 su bardağı süt
1,5 yemek kaşığı un
tuz
karabiber
Muskat (çok az)
Un ve tereyağı kokusu çıkana dek kavurun, yavaş yavaş sütü ekleyin, tuz ve karabiberi ve muskatı ekleyerek kaynayana dek karıştırın. Muskat beşamel sosa çok yakışıyor ama çok az eklemek gerek, keskin çünkü.

Yapılışı: Önce eti hafif diri kalacak şekilde pişiriyoruz (kavuruyoruz demek daha doğru). Eti pişirdikten sonra soğanı doğrayıp soteliyoruz, üzerine listedeki tüm malzemeleri sırasıyla havuç, patates, bezelye ve diğer malzemeleri de ekliyor ve yüzüne çıkacak kadar sıcak su ekleyip pişiriyoruz. Yemeğimiz pişdikten sonra hazırladığımız besamel sosu üzerini kaplayacak şekilde döküp beşamel sosun üzerine rendelenmiş kaşar peynirini ekleyip üzeri kızarana dek fırınlıyoruz. Afiyet olsun

Not: Bezelye karışımını fırın kabında kalın olunca lezziz  olsada tabakta dağılıyor ve güzel görünmüyor, görsel + leziz olması için biraz daha ince yayın fırın kabına.

Üzerine beşamel sos + kaşar peyniri (1,5-2 su bardağı)
Beşamel sos için: unu kokusu çıkana kadar kavurun, tereyağı 3-4 dakika kavuran tereyağı ekledikten sonra yavaş yavaş yumurta sarısı ile iyice karıştırdığınız sütü ekleyin. Afiyet olsun








Sevgiyle kalın...

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Slm,

Okudum, dünyanın tablosu sizi nasıl hissettiriyorsa benim için de öyle. Okuyunca mutlu olacağınız bir kitap değil. Gerçekler var burada dünyanın sırtını döndüğü, sömürü ruhuyla masumların öldüğü, öldürüldüğü....






Sevgiyle kalın...

Cumhuriyet öncesi Türkiye'deki Tablo

Prof.Dr.Cengiz Kuday'ın bir yazısından dikkatimi çekti...

Sevgili arkadaşımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına ait bir takım rakamlar verdi. Bu günü anlamak Cumhuriyeti yargılamak ve değerlendirmek için başlangıçta nerede olduğumuzu görmemiz lazım. 1923 nüfus 13 milyon. 11 milyon kişi köyde yaşıyor. Toplam köy sayısı 40 bin. 30 bin köyde okul yok. 2 milyon kişi sıtma ve verem, 3 milyon kişi trahomlu, bebek ölüm oranı binde 480 yani yarı yarıya ölüyor. Tüm Türkiye’de Doktor sayısı 337. 60 eczacı (8’i Türk). Diş hekimi yok. Diplomalı hemşire 4 kişi. 40 bin köyde toplam 135 ebe, ortalama ömür 40 yaş, okuma yazma erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4. Okur yazarların çoğu subay. Gayrimüslim okul çağına giren 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Toplam okul sayısı 4894. İlkokul 72, ortaokul 23, lise Türkiye’nin tüm liselerinde kız öğrenci sayısı 230, öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite var. İstanbul’da bir yılda yazılan kitap sayısı Paris’te bir günde yazılandan azdır. Bugün nüfus 77 milyon. 20-24 arası 6 milyon genç var. Okul çağı (6-18) 19 milyon genç var. Üniverstie mezunlarının sayısı nüfus içindeki payı            yüzde 12.

http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/dusunenlerin-dusuncesi/14-mart-tip-bayrami-tarihcesi-2413036/

Müslüman nasıl düşünür? Taha Akyol



OKUYUCU mesajlarına sosyolojik anket gözüyle de bakıyorum. Toplumun değişik kesimleri nasıl düşünüyor?
Dünkü “İslam Âlemi” başlıklı yazım üzerine çok yorum ve mesaj aldım. İki değerli okurumun yazdıklarını ‘analiz’ etmek istiyorum.
Bir okurum şöyle diyordu:
“Mısır’da bir seçim oldu, Müslüman Kardeşler iktidara geldi. Mısır Türkiye gibi çağ atlayacaktı. Batı ikinci Türkiye olmasın diye Mısır baharını engelledi.”
Diğeri şöyle:
“İslam dünyasının sorunlarını emperyalistler üretiyor. Türkiye örneğinde olduğu gibi yönetim gerçek Müslümanlara geçince ülke hızla gelişip büyüyor...”
Şimdi analize geçelim.
MISIR VE TUNUS DERSLERİ
Evvela Müslüman Kardeşler’in iktisadi programının ne olduğunu, nasıl bir anayasa yazdıklarını, niye anayasa referandumuna halkın sadece yüzde 33’ünün katıldığını araştırmak gerekmez mi?
Kardeşler’in anayasası Mısır halkının üçte birinin yüzde 62’sinin oylarıyla kabul edilmişti!
Tunus’ta ise İslamcılarla laikler “caminin siyaset dışı olması” ve temel özgürlükler konusunda anlaştılar, ortak anayasa yaptılar. Başarılı oldular.
Batı niye Tunus’u sabote etmedi?
Üstelik Başkan Mursi’nin IMF’ten almak istediği 5 milyar doları darbeci Sisi’ye vererek destekleyen, Müslüman Suudiler ve Katar’dı.
Darbeye istikrar adına destek vermesi Batı için utançtır! Ama niye Mısır’ın başarısız, Tunus’un başarılı olduğunu da araştırmak gerekmiyor mu?
Sihirli kavram “uzlaşma kültürü”dür. Tunus’ta var, Mısır’da yoktu!
Özeti, kutuplaşma siyaseti kötüdür, kim yaparsa yapsın.
AVRUPA BİRLİĞİ POLİTİKASI
Böyle “Müslüman nasıl düşünür” sorusuna cevap ararken Mısır ve Tunus anayasalarını mukayese etmek de gerekir. Ama bu konu İslamcı yazarlarımızın ilgisini çekmedi.
Ben mi?... Dört yazı yazmıştım bu konuda.
Mısırlı İslamcılar mı, Tunuslu İslamcılar mı “gerçek Müslüman”dı?!
Hayır, sorun bu değildir; sorun siyasi, sosyal ve iktisadidir.
Bu noktada “Türkiye örneğinde olduğu gibi yönetim gerçek Müslümanlara geçince ülke hızla gelişip büyüyor!” görüşüne bakalım.
Başbakan Erdoğan Meclis’te okuduğu ‘2. Hükümet Programı’nda aynen şöyle diyordu:
“Avrupa Birliği hedefi ülkemizin demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukukun
üstünlüğü gibi konularda evrensel standartlara yaklaşmasına yardımcı olmaktadır.
Ayrıca, kurumsal yapılanmalar ve sektörel politikalar gibi pek çok konuda Türkiye’nin
önümüzdeki dönemde neler yapacağını da şekillendirecektir.” (31 Ağustos 2007)
İşte, iktidarın ilk iki dönemindeki gerçek başarının temelinde bu politika vardır.
Ülkeye giren 600 milyar doların yüzde 70’ten fazlası Batı’dan geldi; bu güvenle.
Bugün bu kavramları, bu politikaları duyuyor muyuz?
Artan sıkıntılarda bunun da rolü önemlidir.
ARAŞTIRMACI VE ANALİTİK
Batı’nın yanlışlarını görmek ve elbette eleştirmek, bizi Batı’yla ilişkilerden sağlayabileceğimiz siyasi, iktisadi ve hukuki gelişmeler konusunda körleştirmemelidir.
“Gerçek Müslüman”ın kim olduğunu Allah bilir.
Böyle bir kavramın nasıl kutuplaştırıcı olacağını da görmeliyiz.
80 milyonun bir kısmı “gerçek Müslüman” da öbür kısmı “yabancılaşmış zimmiler” mi?!
Değerli tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun bu ayırımcı düşünceyi eleştiren yazısını okurlarıma tavsiye ederim. (Sabah, 9 Nisan)
Öte yandan, Müslümanlar tarihte, çağına göre bilim zihniyetini terk edince gerilediler. Hâlâ gerilerden geliyoruz. İsterseniz bilim, insani gelişme, hukuk, üretim indekslerine bir bakın.
Düzlüğe çıkmanın şartı araştırmacı ve analitik zihniyete sahip olmaktır.
“Nasıl düşünmeli?” deyince hepimiz için geçerli olan doğru cevap, “araştırmacı ve analitik düşünmeliyiz”dir
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/musluman-nasil-dusunur-40423529

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Azıcık mitoloji - Eris'in marifetleri

Slm,

bir programda duydum ve kimmiş bu Eris diye baktım. Sağolsun ekşi sözlük pek güzel anlatmış. Okuyunca halimiz ahvalimiz geldi aklıma, paylaşmadan yapamadım. Kim Eris, kim Ares, çocuklar kim  aklım karıştı.....

Paris'in başına bir sürü dert açan ve Truva Savaşı'nın başlamasına sebep olan nifak tohumu.
Yunan mitolojisinde karışıklık çıkarmak ve anlaşmazlık yaratmakla sorumlu Tanrıça. Svaş tanrısı Ares'in de kardeşi. (Tabi bu anlaşmazlığı çıkarıyo, kardeşe de mis gibi savaş ortamı doğuyo, anlaşmışlar aralarında)
Bu anlaşmazlık ve uyuşmazlık Tanrıçası'nın çocukları;
Ponos (ızdırap)
Argos (keder)
Limos (açlık)
Lethe (unutmak)


Zeus ve Hera’ nın kızı olan Eris(Diskordia) kavga ve uyumsuzluk tanrıçası olduğundan Olimpos’ ta pek sevilmez ve ziyafetlere çağırılmazdı. Her gittiği yerde muhakkak bir kargaşa çıkaran Eris, Zeus’ un düzenlediği Peleus ile Thetis’ in düğününe de çağırılmamıştı. Buna çok kızan Eris de düğünün zevkini kaçırmak için ziyafet sofrasının ortasına üzerinde “en güzel kadına aittir” yazılı olan bir elma atmıştı. Güzellik söz konusu olunca bu sıfatı kimseye kaptırmamak isteyen tanrıçalar, aralarında münakaşa etmeye başlamışlar, her tanrıça elmanın kendisine ait olduğunu iddia etmişti. Neticede Hera, Afrodit ve Athena diğerlerine baskın çıkmışlar, içlerinden hangisinin en güzel olduğuna karar verme işini de Zeus’ a bırakmışlardı. Fakat hiçbirini gücendirmek istemeyen Zeus, İda Dağı’nda babasının koyunlarını otlatan Paris adında bir çobanın(bazı kaynaklara göre Paris aynı zamanda bir prenstir de) olduğunu ve Paris’ in fevkalade zevkli bir genç olduğunu ve onun karar vermesi gerektiğini söylemişti. Onlar da bu tavsiye üzerine İda Dağı’na giderek Paris’i bulmuşlardı. Paris de elmayı, gördüğü en güzel kadına Afrodit’e vermişti. Bunun üzerine diğer iki tanrıça Paris’e dehşetli içerlemişler ve Truva(Troia-Troya) Savaşı’ nın çıkmasına yardım etmişlerdir.
Batı dillerinde Diskordia elması tabiri, herhangi bir kargaşaya sebep olan olayı anlatmak için kullanılmaktadır.

Sevgiyle kalın...







30 Mayıs 2017 Salı

26 Mayıs 2017 Cuma

380 milyar dolar - Taha Akyol

AMERİKA Başkanı Trump, Suudi Arabistan ziyaretinde toplamı 380 milyar doları bulan bir dizi anlaşmaya imza attı.
Seçim mücadelesinde sık sık duyduğumuz İslamofobik konuşmalarını ağzına almadı.

Amerika, İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleri çok güçlü bir ittifak halindeler.

Öbür yanda Rusya, İran ve Suriye.

Trump ve Suudiler İran’a çattı, İran da Trump’ı “tehlikeli teröristlere silah vermekle” suçladı. Teröristler sözüyle Vahabi Suudileri kastettikleri açık.

Buna karşılık da Suudiler terörün kaynağının İran devrimi olduğunu, ondan önce DAİŞ falan gibi terör örgütlerinin olmadığını söyledi.


TEKNOLOJİ BİNDE 4
Bu tabloya nasıl bakmalıyız?

Kahrolsun emperyalizm, kahrolsun siyonizm falan diye haykırmaya ne dersiniz?

Yahut “Ey Müslümanlar uyanın, sizi sömürüyorlar” diye seslenmeye...

Ben bu sloganların dışında şu gerçekleri görmeyi öneriyorum:

Dünya nüfusunun dörtte biri olan Müslümanlar,
- petrol hariç, dünya üretiminin sadece yüzde 5.6’sını yapıyor!
- Dünya teknoloji ihracatında Müslümanların payı binde 4’ten ibaret.
- Dünya petrol ihracatındaki payları ise yüzde 36’dır. Petrol gelirlerinin kabaca üçte birini silahlanmaya harcıyorlar. Kime karşı? Birbirlerine karşı.
- 114 yıldır verilen Nobel bilim ödüllerini, biri Aziz Sancar hocamız olmak üzere üç Müslüman bilim adamı kazandı. Bu ödülü kazanan Yahudi sayısı 100’ü aşkın.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/380-milyar-dolar-40468734

Sevgiyle kalın..

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Geleceğe geri dönenler ülkesi - Aslı Aydıntaşbaş



Çok şey oluyor ama aslında hiçbir şey olmuyor. Böyle tuhaf bir dönemdeyiz... Hayatlarımız allak bullak oluyor; siyaset sağlı-sollu nefret kusuyor; çatışma ve kutuplaşma toplumu tanımlar hale geliyor; memlekette bir asır sonra rejim değişiyor.
Fakat aslına bakarsanız, fazla da değişen bir şey yok...
İki ay önce de otoriter bir ülkede yaşıyorduk, bugün de öyle. Referandum sonrası Türkiye ne bir tık daha baskıcı, ne de bir tık daha yaşanabilir oldu. 25 yıl önce de Türkiye’de siyasi tutuklular vardı; bugün de var. Kürt meselesi vardı, bugün de var. Ekonomide “yapısal sorunlar” denilen reformları yapmamak için cambazlık yapılıyordu; bugünkü tablo da farklı değil.
Allah aşkına, yargı bu ülkede ne zaman bağımsız olmuştu da şimdi kaybettiğimiz bağımsız yargıya ağlıyoruz? Ergenekon davasında hukuksuzluklara itiraz eden, Balyoz’da muhalefet şerhi koyan tek tük hâkim anında sepetlenmedi mi? Bu ülkede bağımsız, özgürlükçü karar veren üç beş savcı her dönem topun ağzında olmadı mı?
90’lı yılların gazetelerine bakmak çok eğlenceli. Eşzamanlı olarak Türkiye’nin ne kadar değiştiğini ve ne kadar yerinde saydığını görüyorsunuz. Geçenlerde eski gazeteleri bulup Tansu Çiller-Mesut Yılmaz kavgalarına göz gezdirdim. Aynı polemikçi dil ve kısır siyaset, bugün de var. Ankara o zaman da Türkiye’nin gerisinde, memleketi aşağı çeken bir yerdi, bugün de öyle. 10 yıl önce insanlar CHP’de Deniz Baykal sultasından şikâyet ediyorlardı; şimdi aynı CHP’de başka bir lider kongre konusunda direniyor.
Aynı savcılar, aynı zihni-sinir iddianameler, aynı ‘devlet aklı’ devrede...
90’lı yılların gazetelerinde en önemli konu “düşünce özgürlüğü.” Bir yandan terör, diğer yandan terörle mücadelede lafı, cümleyi, kitabı hedef almak dışında bir akıl geliştiremeyen bir devlet. En önemli tartışma, düşünce özgürlüğünün önündeki kanunları kaldırmak ya da kaldırmamak. “Efendim şunu değiştirirseniz teröre yarar” diye arkaik kanunları savunan yaşlı adamlar var. Aynı bugün olduğu gibi.
Diyeceğim, aradan yıllar geçmiş, dünya yıkılmış ve yeniden kurulmuş, telefonlar bile değişmiş, bizler bir arpa boyu yol gidememişiz.
Geçenlerde Brezilyalı bir ekonomistle sohbet etme fırsatım oldu. Ülkesindeki yapısal sorunlardan, yolsuzluktan, yoksulluktan, ekonomiden söz ederken, “Sanki buradan konuşuyor” diye düşündüm. Ekonomist, “Ben kendimi bildim bileli Brezilya’nın büyük potansiyelinden söz edilir. Hep ‘geleceğin ülkesi’ derler. Ama nasılsa bu geleceğin geldiği de yok” dedi.
Tanıdık gelmiyor mu? Feci.
Bu durum, yani aslında az gidip, uz gidip hiçbir yere gelememiş olduğumuz gerçeği, adeta bizim kuşağın laneti gibi.
Ama kaderimiz değil.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/735322/Gelecege_geri_donenler_ulkesi.html 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Giresun - Saffet Emre Tonguç'tan

Slm,

Saffet Emre Tonguç bir rehber ama öyle bildiğiniz gibi değil. Çoooook ötesi,  Face veya instagramdan takip etmenizi şiddetle öneririm size çooook şey katacak. Galiba instagramı daha sık kullanıyor. 7 bölgeden 27 il tanıtımı kapsamında Giresun'u yazmış. Yeni fark ettim, profesyonel bir rehberden bu güzel bilgileri  paylaşayım istedim.





















Sevgiyle kalın...