Slm,
fazla acı cin biber vardı bitiremeyince internetten tarif üzerine yaptım ve pek beğendim. Acı biberi seviyorsanız mutlaka deneyin. Bu tarif internette acı biber turşusu olarak da geçiyor.
Malzemeler:
Küçük (cin) acı biber (tahmini 2 su bardağı)
Domates (2-3 orta boy)
Sirke (1/2 su bardağı)
Zeytinyağı (1/2 su bardağı)
Tuz
Maydanoz (isteğe bağlı)
Sarımsak (5-6 diş)
1 çay kaşığından az şeker
Yapılışı: Domatesleri rendeleyin, maydanozları doğrayın, sarımsakları temizleyin, biberlern saplarını kesip temizleyin ve tüm malzemeyi karıştırın, cam kavanoza doldurun (kavanozu ağzına kadar doldurmayın biraz boşluk kalsın) üzerine tekrar azıcık zeytinyağ döküp kapağını kapatın. Taşma ihtimaline karşı kavanozun altına bir kap yerleştirin, ben yaklaşık 2 hafta sonra yemeye başladım ama tahminim daha kısa sürede de açıp yiyebilirsiniz. Afiyet olsun
Sevgiyle kalın...
25 Ekim 2016 Salı
Bütün Kadınlar Aptal Sen Hariç- Erdal Demirkıran
Bazen kitap okumaktan sıkılırsınız ve arada çerez niyetine farklı bişey okumak istersiniz ya öyle bi kitap. Arkadaşımın tavsiyesi ile okudum. Bazen kahkahayla güldüm, bazen sıkıldım, Türkiye'nin kadın-erkek profilini düşündüm, Türkiye'nin halini ahvalini, geleceğini düşündüm, bazen kendimi düşündüm, bazen bu da mı var dedim, bazen akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin ne kadar doğru bi söz diye düşündüm, bazen hangi kadın olmak daha iyi bilemedim......
Bitince kendimi diğer kitaplarıma hazır hissettim.
Sevgiyle kalın..
Bitince kendimi diğer kitaplarıma hazır hissettim.
Sevgiyle kalın..
17 Ekim 2016 Pazartesi
Kabak Çiçeği Dolması
Malzemeler:
Kabak çiçeği
pirinç
soğan
maydanoz
sıvıyağ
tuz
domates salçası
Kimyon? karabiber?
Yapılışı: Dolmayı yapalı bayağı bi zaman oldu ve malzemelerin ölçülerini unutmuşum. Sizler dolma içini nasıl hazırlıyorsanız o ölcülerde hazırlayın. Tek fark harcı kavurdum ve 1/2 çay bardağı civarı su ekleyerek azıcık pişirdim.
Kabak çiçeklerinin erkeklerini toplayın (ben de yeni öğrendim) yani çiçeğin kökünde kabak çili olmayanları açık iken toplayın. topladığınız çiçekleri parçalamadan ortasını koparın, tecrübem en iyi makasla çıkarılıyor, Uzun saplarını kesin. Çiçekleriniz doldurulmaya hazır.
İçin hazırlanması: Dolma içlerini çoğu zaman kavurmam ama bu dolmada kavrulması gerektiğini düşünüyorum. Soğanları yağda karamelize edin, tüm malzemeyi ekleyin yarım çay bardağı su ekleyin ve en son maydanozu ekleyecek şekilde hafif pişirin, soğuyunca çiçeklerin içine 1 tatlı kaşığı civarı doldurun ve kapatın, tencereye dizin. Üzerine yeterince su ekleyin ve 15-17 dk arasında pişirin.
Not: Ben kabak dolması ve kabak çiçeği dolmasını aynı tencerede pişirdim ve pişme süresi uzun oldu. Çiçekler için bu süre çok fazla, kabak çiçeği dolmasının yanına herhangi bir dolma eklemeden pişirin ve pişme süresini uzatmayın. İlk defa denedim ve kabak dolmasını pek de sevmeyen biri olarak bu dolmayı beğendim. Fırsatını bulursam tekrar yapabileceğim bir dolma. Afiyet olsun
Temizlemeden önceki ve sonraki hali
Benim dolmalarımın pişme süresi uzun olduğu için biraz kendini bıraktı.
Sevgiyle kalın...
Tiramisu
Malzemeler:
1 hazır pandispanya kek
Muhallebi için;
2,5 su bardağı süt
2 kahve fincanı un (silme)
2 kahve fincanı şeker (silme)
1/2 labne (100 gr )
1 ad yumurta sarısı
Islatmak için;
2 ad 2si 1 arada nescafe (yoksa 3 ü 1 arada)
(ya da 1,5 tatlı kaşığı neskafe+1 tatlı kaşığı şeker)
1 su bardağından 2-2,5 parmak eksik süt
Üzeri için; kakao
Yapılışı:
Muhallebi: Az sütle unu iyice top top kalmayana dek karıştırdım ve kalan sütü, şekeri ve yumurta sarısını ekledikten sonra muhallebi göz göz kaynayana dek karıştırmaya devam ettim.. Muhallebi kıvamını aldıktan sonra altını kapatıp ılıyınca labne peynirini ekleyerek iyice karıştırdım. Muhallebiyi mikserden mutlaka geçirmenizi tavsiye ediyorum, önce gerek yok diye düşündüm ama pürüzsüz, pırıl pırıl parlayan muhalebiyi görünce iyi ki mikser kullanmışım dedim.
Nescafe ve sütü iyice karıştırdım (ılık veya soğuk olabilir), kekin alt tabanını yarısı ile ıslattım, hazırladığım muhallebinin yarısını (ılık) kekin üzerine yaydım. Kekin üst kalıbını kalan süt+nescafe karışımı ile ıslattıktan sonra ilk kalıbın üzerine yerleştirdim ve üstüne +kenarına kalan muhallebiyi yaydım ve üzerine kakao serpiştirdim. Bir gün öncesinden hazırlayıp dolapta dinlendirirseniz daha güzel oluyor. Afiyet olsun.
Sevgiyle kalın..
Açlık nelere kadirmiş
Japon bilim insanının çalışması Nobel Ödülü getirdi...
Savunma mekanizmasını yeniliyor, güclendiriyor.
Yaşlanmayı geciktiriyor.
Vücudumuzdaki çöplüğü temizliyor.
Kanser hücrelerini azaltıyor.
Gençleştiriyor.
Hücreleri yeniliyor........
Neden
hastalanınca iştahımız kesilir hiç düşündünüz mü? Acaba vücudumuz, sindirim
sistemini kapatarak hastalıkla tüm gücüyle ilgilenebilmek için bize işaret mi
veriyor?
Uzun süreli
açlık diyetlerinde hiçbir şey yenmez ancak bolca SU içilir. SU seçerken sodyum
oranı düşük suları seçmeniz gerekmektedir. Yapılan araştırmalar, 3 gün aç
kalmanın, vücudun savunma mekanizmasını yenilediğini ortaya koyuyor. Bu
araştırmalar, özellikle savunma mekanizması ağır hasar görmüş kanser hastaları
ve yaşlılıkla mücadelede çığır açacak nitelikte. Açlık ve vücudumuzdaki
sonuçlarıyla ilgili bir araştırma geçtiğimiz günlerde Nobel Tıp Ödülü kazandı.
AÇLIK
ÜZERİNE ARAŞTIRMA NOBEL KAZANDI
Nobel Tıp
ödülü 3 gün önce açlık ya da hücrenin kendi kendini yemesi ve gereksiz
parçaları atarak, otofaji adı verilen savunma mekanizmasını yenilemesi
sisteminin nasıl çalıştığını ortaya çıkaran Japon bilim insanı Yoshinori
Ohsumi’ye verildi.
Nobel’den
yapılan açıklamada, “Ohsumi’nin keşifleri, hücrenin içeriğini nasıl
ayrıştırdığını anlamamızı sağladı. Keşifler, otofajinin açlığa adapte olma ya
da enfeksiyonlara verilen yanıt gibi birçok fizyolojik süreçteki temel önemini
anlamamıza da yardımcı oldu. Otofaji genlerindeki mutasyonlar, hastalıklara
neden olurken otofajik süreçler, kanser ve nörolojik hastalıklar gibi bazı
vakalarda önemli rol oynamaktadır” denildi.
Hücrenin
kendi kendini yemesi olarak da bilinen otofaji alanındaki çalışmalarıyla ödülü
alan Ohsumi, 8 milyon İsveç Kronu (1 milyon dolar) para ödülünün de sahibi
oldu. Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi’ye Alfred Nobel’in ölüm yıldönümü 10
Aralık’ta düzenlenecek ödül töreninde diploma ve altın madalya da verilecek.
Yoshinori
Osumi Japonya’dan bir hücre biyoloğu.
OTOFAJİ BİR
ANLAMDA ÇÖP TEMİZLİĞİ
Otofaji-
hücrelerin içlerindeki gereksiz parçalardan kurtularak temizlenmesi. Bir
anlamda çöpü yok etmesi.
Aslında otofaji
1960’larda keşfedilmiş, ancak bilim adamları mekanizmanın nasıl çalıştığını
anlAyamamıştı. Nobel kazanan Oshumi araştırmasıyla otofaji’den sorumlu olan
genleri ortaya çıkarıyor, ve 39. Nobel ödülünü bu sayede kazanıyor.
Otofaji
insanlar da dahil olmak üzere canlıların hepsinde mevcut. Ve bu sayede hücreler
ihtiyaç duymadıkları maddelerden ve hatta vücut ihtiyaç duymadığı hücrelerden
temizleniyor.
Hücreler
bize benzemeseler bile bazı durumlarda aynı insanlar gibi hareket ediyorlar.
Çöplerini özel torbalara dolduruyorlar (otofagozomlar), ve konteynerlere
depoluyorlar (lizozomlar). En kirli olanları yokedilip sindiriliyor, bazıları
da yeniden dönüştürülerek enerji üretiminde kullanılıyor.
Otofaji
vücut stres altındayken çok daha fazla çalışıyor. Mesela oruç tutarken ya da
açlık sırasında. Bu durumda hücre enerji üretimini kendi iç imkanlarını
kullanarak yapmaya çalışıyor ve tabii ki ilk olarak çöpünü ve patojen
bakterileri sindirerek başlıyor.
Nobel
komitesinin de onayladığına göre açlık ve bazen oruç hala faydalı olabiliyor.
Ohsumi’ye
göre otofaji vücudu erken yaşlanmadan da koruyor.
İŞTE
BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR: 3 GÜNLÜK AÇLIK ORUCU NE YAPAR
Uzun süreli
açlığın savunma mekanizmasını yenilediğine yönelik geniş bir bilimsel araştırma
yazısı da İngiliz The Telegraph gazetesinde yayınlandı. Yazıda en büyük uyarı,
açlık diyetinin doktor kontrolünde yapılması yönünde.
İşte bu
araştırma yazısına göre, 3 günlük oruçtan sonra vücudun bağışıklık mekanizması
yeni akyuvar oluşumunu tetikleyerek vücudun bağışıklık sistemini tamamiyle
yeniliyor.
Çığır açan
bir araştırmaya göre 3 günlük oruç yaşlılarda bile vücudun bağışıklık
mekanizmasını komple yenileyerek vücudun dinçleşmesini sağlıyor.
DİYETİSYENLER
ELEŞTİRİYOR AMA…
Diyet
uzmanları tarafından oruç diyetleri sıkı bir şekilde eleştirilse de,
araştırmaya göre vücudu aç bırakmak kök hücreleri tetikleyerek yeni akyuvar
üretilmesine yol açıyor.
Güney
Kaliforniya üniversitesindeki bilim adamları bu bulgunun bağışıklık sistemi
zarar görmüş hastalarda mesela kemoterapi gören kanser hastalarında çığır
açabileceğini belirttiler.
Ayriyeten
bağışıklık sistemleri yaşlılık nedeniyle zayıflamış,ve basit hastalıklara karşı
bile dirençsiz kalmış yaşlılarda da bu oruç faydalı oluyor.
Açlık
vücuttaki kök hücrelerindeki bir düğmeyi aktif hale getirerek vücudun
bağışıklık sisteminin kendini yenilemesini gerçekleştiriyor.
KÖK
HÜCRELERE ‘AKTİF OL’ EMRİ
Otofaji
sistemine göre vücudumuz aç kalınca, özel bir zar oluşturuyor ve hücre içindeki
gereksiz gördüğü parçaları içine doldurup hücre dışına çıkartıyor ve onu
tüketiyor.
Kaliforniya
Üniversitesi’ndeki gerontoloji ve biyolojik bilimler profösörü Walter Longo’ya
göre oruç kök hücrelere ‘AKTİF OL’ emri vererek onların bağışıklık sistemini
yenilemesine neden oluyor.
Ve işin
güzel tarafı vücut bu bağışıklık sistemini yenilemek için gereksiz ve hasarlı
parçaları yokederek bunlardan elde ettiği malzemeyle yeni sistemi oluşturuyor.
Kemoterapi
yada yaşlanma nedeniyle aşırı şekilde hasar görmüş bir sistemle başlasanız bile
oruç döngüleri kelimenin tam anlamıyla yeni bir bağışıklık sistemi
oluşturulmasına neden oluyor.
Uzun süreli
açlık, glikoz ve yağ depolarını kullanmak için vücudu zorlar ama aynı zamanda
beyaz kan hücrelerinin de önemli bir bölümünü yokeder. Beyaz kan hücrelerindeki
bu azalma kök hücre bazlı rejenerasyonu tetikler ve bu da yeni bağışıklık
sistemi hücrelerinin değişimini gerçekleştirir.
Yapılan
testlerde insanlardan altı ayı aşan sürelerde 2 ile 4 gün arasında oruç
tutmaları istendi.
KANSER
HÜCRELERİ DE AZALIYOR
Uzun süreli
oruç sırasında yaşlanma ve kanser riskini ve tümör büyümesini artıran bir
hormon olan enzim PKA da azalmış bulundu.
Doktor
Longo’ya göre, uzun süreli açlık süresince vücut hücreleri azalan enerjiyi
korumaya çalıştıkları için öncelikli olarak hasarlı ve çok verimli olmayan
bağışıklık hücrelerini yok etti.
Dr. Longo, “Hem insan hem
hayvanlarda ölçümlerimize göre akyuvar sayısı kayda değer miktarda azaldı.
Ardından kişi tekrar yemeye başlayınca tüm akyuvarlar tekrar yerine geldi. Biz
acaba nereden ortaya çıktı, nereden üredi bu akyuvarlar diye merak ettik. Kök
hücrelerinin aktifleşip bunları ürettiğini sonradan bulduk” dedi.
72 saat tutulan oruç aynı zamanda
kemoterapi gören kanser hastalarına da faydalı oldu.Araştırmanın yazarlarından
olan USC Norris Kanser merkezi asistan profösör Tanya Dorff’a göre, kemoterapi
hayat kurtarmasına rağmen vücudun bağışıklık sistemini önemli miktarda
çökertir. Bu araştırmanın sonuçlarına göre uzun süreli açlık kemoterapinin
zararlı etkilerini büyük miktarda azaltıyor.
Profosör
Longo ayrıca “Daha fazla klinik deneyler yapılırsa ve sadece bağışıklık sistemi
değil diğer organ ve sistemlerin de olumlu olarak etkilendiği bulunabilir”
görüşünde.
UCL’de
yeniden oluşturma ilaçları Profösörü Chris Mason’a göre: Çok ilginç sonuçlar
bulunmuş. Bu araştırmaya göre 72 saatlik bir açlık sırasında vücudun akyuvar ve
diğer bağışıklık hücresi sayısı hatırı sayılır miktarda azalıyor, ardından
tekrar yemek yenildiğinde bu sefer hücre sayısı eskisinden de yüksek miktarda
geri geliyor. Potansiyel olarak faydalı olabilir, çünkü 72 saat çok uzun bir
süre değil, kanser hastalarını geri dönüşü olmayacak şekilde zarar verdirecek
kadar bir süre değil. Bence en doğru devam yolu bir şekilde ilaçlarla birlikte
oruç tutturmak hastalara. Ayrıca oruç konusunda kesin olarak emin olduğumu
söyleyemem insanlar düzenli yemek yiyerek savaşıyorlar hep hastalıklarıyla.
Doktor
Longo’ya göre oruç zarar vermiyor, tam tersine bulgulara göre fayda sağlıyor.
Kanser hastalarından yüzlerce e-mail
aldım. Onkolojistleri gözetiminde oruç tutuyorlar ve çoğunda ilerleyiş olumlu
yönde. Sadece az sayıda yan etki görüldü bayılma ve karaciğer işaretleyici
testlerinde kötü sonuç tespit edildi. Bunun dışında herhangi bir yan etkiye
rastlanmadı.
Sevgiyle kalın...
7 Ekim 2016 Cuma
Prof.Dr.Aziz Sancar'ın çığlığı-Nobel'i, bütün bilimsel başarılırımı, herşeyimi vermeye hazırım yeterki ülkeme barış gelsin
Hakikaten vatansever olmak nedir?
Hakikaten BÜYÜK olmak nedir? (Biliyorum bu büyükkelimesi çok yavan kaldı ama...)
Hakikaten İNSAN olabilmek nedir?
Hakikaten .............vb, vb.....
Turkiye'nin çiğliği bu, duyan var mi?
Kristal Elma Festivali’nin 2. gününe Nobel ödüllü Aziz Sancar’ın barış çağrısı damgasını vurdu.
Nebil Özgentürk’ün “İçinizde ukte kalmış, bunu da hayatımda yapamadım dediğiniz ya da yapabilseydim dediğiniz bir şey var mı” sorusuna Aziz Sancar; “Hayatımda Nobel dahil bütün bilimsel başarılarımı, herşeyimi Türkiye’deki barış için veririrdim. Barışı sağlamanın bir yolu olsaydı yapardım, eğer onu başarabilseydim Nobel’den de vazgeçerdim. Nobel’i vermeye hazırım yeter ki ülkeme barış gelsin. Kafamı yoran üzen hep bu olmuştur. Türkiye’de terörün bitmemesi içimde ukte” yanıtını verdi. Sancar konuşmasını şöyle sürdürdü; “Vatan sevgim olmasaydı buralara ulaşamazdım. Çok çalışın, çocuklarınıza da hem çok çlışmayı hem de vatan sevgisini öğretin.Çocuklara bunu aşılamak lazım. Memleketine faydalı olan tüm dünyaya faydalı olur”.
Aziz Sancar, Özgentürk’ün “rol modeliniz kimdir?” sorusuna da arkasındaki duvarda fotoğrafı asılı duran Atatürk’ü kastederek “modelimi arkamda görüyorsunuz” dedi.
Amerika'daki Türk çocuklarını barındırmak ve Türk kültürünü Amerikalılara tanıtmak için kurduğu, en büyük desteği karısı ve manevi kızından gördüğünü söylediği Türk evi ile ilgili ise Sancar şunları söyledi; “............... Amerikalıların yüzde 90'ı Türkiye'yi bilmiyor. Türk evi için devletten hiç destek almadım,kendi çabalarım ve milletin desteği ile 8 yıldır orası kullanılıyor.”. Sancar bütün mal varlığını Amerika’da okuyan Türk öğrencilere bağışlıyor.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/611752/Aziz_Sancar_dan_aglatan_konusma__Nobel_i_vermeye_hazirim_yeter_ki_ulkeme_baris_gelsin.html
Hakikaten BÜYÜK olmak nedir? (Biliyorum bu büyükkelimesi çok yavan kaldı ama...)
Hakikaten İNSAN olabilmek nedir?
Hakikaten .............vb, vb.....
Turkiye'nin çiğliği bu, duyan var mi?
Kristal Elma Festivali’nin 2. gününe Nobel ödüllü Aziz Sancar’ın barış çağrısı damgasını vurdu.
Nebil Özgentürk’ün “İçinizde ukte kalmış, bunu da hayatımda yapamadım dediğiniz ya da yapabilseydim dediğiniz bir şey var mı” sorusuna Aziz Sancar; “Hayatımda Nobel dahil bütün bilimsel başarılarımı, herşeyimi Türkiye’deki barış için veririrdim. Barışı sağlamanın bir yolu olsaydı yapardım, eğer onu başarabilseydim Nobel’den de vazgeçerdim. Nobel’i vermeye hazırım yeter ki ülkeme barış gelsin. Kafamı yoran üzen hep bu olmuştur. Türkiye’de terörün bitmemesi içimde ukte” yanıtını verdi. Sancar konuşmasını şöyle sürdürdü; “Vatan sevgim olmasaydı buralara ulaşamazdım. Çok çalışın, çocuklarınıza da hem çok çlışmayı hem de vatan sevgisini öğretin.Çocuklara bunu aşılamak lazım. Memleketine faydalı olan tüm dünyaya faydalı olur”.
Aziz Sancar, Özgentürk’ün “rol modeliniz kimdir?” sorusuna da arkasındaki duvarda fotoğrafı asılı duran Atatürk’ü kastederek “modelimi arkamda görüyorsunuz” dedi.
Amerika'daki Türk çocuklarını barındırmak ve Türk kültürünü Amerikalılara tanıtmak için kurduğu, en büyük desteği karısı ve manevi kızından gördüğünü söylediği Türk evi ile ilgili ise Sancar şunları söyledi; “............... Amerikalıların yüzde 90'ı Türkiye'yi bilmiyor. Türk evi için devletten hiç destek almadım,kendi çabalarım ve milletin desteği ile 8 yıldır orası kullanılıyor.”. Sancar bütün mal varlığını Amerika’da okuyan Türk öğrencilere bağışlıyor.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/611752/Aziz_Sancar_dan_aglatan_konusma__Nobel_i_vermeye_hazirim_yeter_ki_ulkeme_baris_gelsin.html
5 Ekim 2016 Çarşamba
Dindarlık hangi yaramıza merhem olacak? - Levent Gültekin
Ülkede, bütün sorunlarımızı dindarlıkla çözeceğini düşünen insanlar artık her yerde söz sahibi.
Herkes dindar olursa ülkede hiçbir sorunun kalmayacağını sanıyorlar.
Çünkü dindar insanların ahlaklı olacağını, dinin bu insanlara Allah korkusu aşılayacağını ve dolayısıyla bu şekilde bütün sorunların üstesinden geleceklerini düşünüyorlar.
Dindarlığın insanı ahlaklı yapıp yapmadığına, Allah korkusu dediğimiz duygunun insanları suç işlemekten caydıracak bir işleve sahip olup olmadığına da bakmıyorlar.
Bunu görmeleri için başka yere bakmalarına gerek yok.
Kendilerine baksalar bile bir kanaat sahibi olabilirler.
“Kendilerine baksalar” diyorum çünkü dinin, dindarlığın bizim üzerimizde ne kadar tesiri olduğunu, bizi hangi kötülüklerden alıkoyduğunu en iyi biz biliriz.
Dindarlıkla bir ahlak, bir terbiye kazanamamış insanların bütün toplumu dindarlıkla terbiye edeceğini sanmaları gerçekten çok garip.
Gerçekten hiç düşünmüyor musunuz? Gerçekten dindarlığın, ileri sürdüğünüz gibi bir işlevi olup olmadığına hiç bakmıyor musunuz?
Kendinize, etrafınızdaki dindar arkadaşlarınıza, dindarlığı toplumsal ve siyasi sorunların çözümünde bir yol gören ülkelerin durumuna hiç bakmıyor musunuz?
Bütün bunlara baktığınızda ne görüyorsunuz?
Dininin, dindarlığın insan üzerinde sizin sandığınız gibi bir etkisi varsa milyonlarca Müslümanın durumu ortada, onlara niçin yapmıyor bu etkiyi?
‘Ama yanlış anlıyorlar, dini doğru yaşamıyorlar o yüzden Müslümanlar bu durumda’ kolaycılığına kaçmaktan kurtulup, meselenin üzerinde derinlemesine ne zaman düşüneceksiniz?
Herkes mi yanlış anlıyor? Herkes mi eksik yaşıyor?
Eğer öyleyse milyonlarca insanın yanlış anladığı veyahut tam olarak yaşayamadığı bir dini getirip toplumsal meselelerin odağı yapmak size de saçma gelmiyor mu?
Dinin en net kuralları bile insanlar üzerinde kötülükten caydırıcı bir etki göstermiyor. Niçin?
Mesela din ‘Yolsuzluk, hırsızlık yapmayın’ dediği halde bütün Müslüman ülkelerin yolsuzluk sıralamasında en üst sıralarda olmasını neyle açıklıyorsunuz?
Din defalarca ‘hukuk, adalet’ vurgusu yaptığı halde dünya hukuk devletleri sıralamasında ilk 80 ülke arasında bir tane bile Müslüman ülke olmamasını neyle izah ediyorsunuz?
Din ‘İşi ehline verin’ dediği halde adam kayırmanın, iltimas geçmenin dindarlar arasında bu kadar yaygın olmasını neyle açıklıyorsunuz?
Din, ‘Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir’ dediği halde İslam dünyasında oluk oluk kan akmasını, dindarların birbirlerinin kafalarını kesmelerini neyle açıklıyorsunuz?
Peki hiç düşünmüyor musunuz din insanları niçin terbiye etmiyor? Niçin onlara bir ahlak vermiyor?
Allah korkusunun her şeyi çözeceğini sanıyorsunuz. Allah korkusu diye bir şey varsa dindarlar Allah’tan niçin korkmuyorlar?
Dindarlıkla her sorunu çözeceğinizi sanıyorsunuz. Nasıl? Hangi yolla?
Mesela eğitimde dindarlıkla nereye varacaksınız? Nasıl bir eğitim sistemi kuracaksınız ki dünyada rekabet edebilir bireyler yetiştireceksiniz?
Yıllardır “Laik eğitim sistemi çok kötü” diye feveran edip duruyorsunuz. 14 yıldır iktidardasınız.
Hani farklı olarak ne önerdiniz? Nasıl bir eğitim programınız var?
Dindarlık takıntınız yüzünden, eğitimi daha da berbat hale getirdiniz.
Yapabildiğiniz tek şey imam hatip açmak ve insanların çocuklarını o okullara zorla göndermek.
Diyelim ülkedeki bütün çocuklar imam hatibe gitti. Ne olacak? Bununla nereye varacaksınız?
Ne öğreteceksiniz o çocuklara? Siyer? Hadis? Tefsir?… Sonra? Bunları öğrendiklerinde ne olacak, nereye varacak bu çocuklar?
Dünyada nasıl bir varlık gösterecekler? Nasıl rekabet edecekler?
Tefsir, hadis okumak insanı ahlaklı yapsaydı ömrünü bu konuları okumakla harcayan bugünün iktidar mensuplarını yapmaz mıydı?
Tefsir, hadis, siyer okuduklarında iyi insan olacaklarını mı sanıyorsunuz?
Eğer dinin böyle bir etkisi varsa tek bir İslam ülkesinde niçin göstermedi bu etkisini?
İslam dünyasında tefsirin, hadisin âlâsını öğreten medreselerden mezun insanlar din adına birbirini boğazlıyor.
Din, onları niçin insan yapmadı?
Sanatta, ticarette, bilimde… daha birçok alanda dindarlığı esas aldığınızda nereye varacaksınız?
Din sanatla ilgili ne söylüyor bize? Ekonomide hangi kuralları uygulayacaksınız?
Bilimde nasıl bir yol izlemenizi öneriyor?
Dinin insanları daha güvenilir yapacağını sanıyorsunuz.
O yüzden mi siyasi hayatınızın en büyük darbesini, kendini dindar olarak tanımlayan bir topluluktan yediniz?
Mesele sadece Türkiye değil. Dindarlıkla bir yere varabilmiş, tek bir sorununu çözebilmiş tek bir Müslüman ülke var mı?
Yaşanabilir hayatlar kurabilmiş tek bir İslam ülkesi var mı?
‘Eğer başka bir ülkede yaşamak zorunda kalsaydınız bu hangi ülke olurdu?’ sorusuna bütün Müslüman ülke halklarının büyük çoğunluğunun bir Batı ülkesini söylemesini neyle izah ediyorsunuz?
Niçin kimsenin aklına bir Müslüman ülkede yaşamak gelmiyor?
Diğer taraftan herhangi bir konuda örnek gösterebileceğiniz tek bir Müslüman, dindar topluluk var mı dünyada?
Varsa söyleyin, nerede?
Yoksa, niye olmuyor? Niçin İslam dünyası, Müslüman topluluklar bu halde? Niçin yapabildikleri bir tek güzel şey yok?
Kendi aralarındaki mezhep sorunlarını bile çözemeyen, bundan dolayı birbirinin kafasını kesen dindarlar dindarlıklarıyla hangi sorunları çözecekler?
Bir düşünün hangi sorunları çözebilirler?
Bütün bunların üzerine hiç kafa yormadan dindarlığın bütün sorunların çözeceğini iddia etmeniz olacak şey mi?
İslam ülkelerindeki bu geri kalmışlık, bu sefil tablo tesadüf mü?
Tesadüf değil. Olmuyor, çünkü din bireysel inanç meselesi. Her insanın kişiliğine, zekasına, karakterine göre onda şekil alıyor. Her insan dini farklı anlıyor, farklı yorumluyor.
Bundan dolayı da din toplumsal meselelerde norm yapıldığında iç çatışmaları artırıyor ve o ülkeyi, o topluluğu çürütüyor.
“Benim anladığım dini yorum en doğrusu” diyerek çatışmaktan, kavga etmekten bir yol alamıyorlar.
Bugün ülkeyi yitip bitiren Cemaat-AK Parti kavgası da bundan başka bir şey değil.
Dindarlık dediğiniz şey ülkedeki bütün insanları birbirine düşman etti. Bunu göremeden hâlâ dindarlık diye tutturmanız akıl alır gibi değil.
Üstelik bu sadece bugünün meselesi değil.
Dört halife döneminden beri süre gelen, 1400 yıllık bir ayrışma ve çatışma var.
Kimsenin de gücü, farklı yorumlardan dolayı oluşan bu ayrışmaları ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Üstelik bu durum sadece İslam dünyası için geçerli değil. Bütün dinler için aynı.
Böyle olduğu için yani dinler toplumsal norm yapıldığında toplumları disipline sokup terbiye edeceğine daha ayrıştırdığı için dünya devletleri seküler yasalara ihtiyaç duymuşlar.
Tekrar edeyim: Din bireysel bir inanç meselesidir. Her insan kendi kişiliğine, karakterine göre dine bir anlam yükler. Bundan dolayı istediğine inanır inancını istediği gibi yaşar.
Din, devlet eliyle toplumsal meselelerde çözümün aracı yapıldığında sorunları çözmüyor bilakis daha da içinden çıkılmaz hale sokuyor.
Kavgaları, çatışmaları, ayrılıkları körüklüyor.
Bütünlüğe darbe vuruyor. İnsanı düşünmekten, akılla hareket etmekten alıkoyuyor.
Birinin suç ya da günah gördüğü bir eylemi bir diğer farklı bir yorumla meşru görebiliyor. Herkesin yorumu, anladığı farklı olduğu için ortak bir kural haline gelemiyor.
Şifalı, yüceltici etkisini kaybediyor.
Tüm bunlara dikkat etmeden dindarlığı yaymak, bununla bir ülkenin sorunlarını çözeceğini sanmak cehalet değilse nedir ki?
http://www.diken.com.tr/dindarlik-hangi-yaramiza-merhem-olacak/
8 Eylül 2016 Perşembe
2 Eylül 2016 Cuma
Baykuş Kurabiye
Meryem'den güzel mi güzel, şirin mi şirin bir kurabiye tarifi. Alın çoluğu çocuğu mutfağa geçin veya minik misafiriniz mi var yapıverin, tadını çıkarın.
Malzemeler:
1/2 paket tereyağ (veya margarın)
1/2 kahve fincanı sıvıyağ
2 çorba kaşığı buğday nişastası
1 su bardağından 1 parmak az pudra şekeri
2,5 su bardağı un
1 yumurta akı (dağılmaması için)
Badem
Damla çikolata
Çatal
Yapılışı: Pudra şekeri, buğday nişastası, unu karıştırın ve tüm malzemeleri ekleyerek güzelce yoğurun. Aşağıdaki baykuş şeklini uygulayıverin. Hepsi bu kadar. Afiyet olsun
Sevgiyle kalın
Malzemeler:
1/2 paket tereyağ (veya margarın)
1/2 kahve fincanı sıvıyağ
2 çorba kaşığı buğday nişastası
1 su bardağından 1 parmak az pudra şekeri
2,5 su bardağı un
1 yumurta akı (dağılmaması için)
Badem
Damla çikolata
Çatal
Yapılışı: Pudra şekeri, buğday nişastası, unu karıştırın ve tüm malzemeleri ekleyerek güzelce yoğurun. Aşağıdaki baykuş şeklini uygulayıverin. Hepsi bu kadar. Afiyet olsun
Sevgiyle kalın
8 Ağustos 2016 Pazartesi
Bak Şu Konuşana - Yılmaz Özdil
Hazreti Muhammed'e Akp amblemiyle nüfus cüzdanı çıkardılar,
peygamberimizin çocuklarının arasına “Tayyip” ismini koydular. Cami
avlularında ücretsiz olarak dağıtılan dini kitapta “Tayyibim” başlıklı
ilahi vardı, o ilahide “Tayyip'i üzmek, Allah'ı üzmektir” deniyordu. Akp
il başkanı “Tayyip Erdoğan bizim için ikinci peygamber gibidir” dedi.
Akp milletvekili, Tayyip Erdoğan'a dokunmanın “ibadet” olduğunu söyledi.
Akp bakanı, Tayyip Erdoğan'ın doğup büyümesine vesile olan Rize,
İstanbul ve Siirt'i “mübarek şehirler” ilan etti. İstanbul'da “helal ve
Tayyip ürünler konferansı” düzenlendi, Tayyip ürünlerin en helal gıdalar
olduğu anlatıldı. Akp milletvekili noktayı koydu, “Allahu tealanın
bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider” dedi.
*
Diyanet'in gıkı çıkmadı.
*
Ramazan ayında dinibütün hayırseverleri dolandırdılar. Keriz Feneri'nin foyasını ortaya çıkaran Cumhuriyet savcısı, açık açık “zekat hırsızlarını koruyan bir güç var, ben bu güce hırsızların imparatoru diyorum” dedi. Diyanet, ölü balık kadar sessiz kaldı.
*
Cami avlusunda miting yaptılar. Akp'li başbakan yardımcısı, mihrapta imamla beraber seçim konuşması yaptı. Musalla taşının başında oy istediler. Minarelerdeki mahyalara belediye başkanlarının isimlerini yazdılar. Bu ülkenin başbakanı umreye gidip, Kabe'de kendisini alkışlattı, siyasi slogan attırdı. Diyanet ağzını açıp tek söz söylemedi.
*
Akp'li belediye binasının önüne kabe maketi kurdular, Hira mağarası maketi kurdular, peygamberimizin evinin maketini kurdular, peygamberimizin temsili eşyalarını sergilediler, dört metreye beş metre ebatlarındaki maket kabe'yi tavaf edenlere zemzem suyu ikram ettiler. Akp'li bir başka belediye, maketten hicret parkuru düzenledi, seçmenleri rehber eşliğinde maket Mekke'den maket Medine'ye götürdüler, yol boyunca maket Kabe'yi, maket Merve tepesini, maket Safa tepesini gösterdiler, dekor olarak Ümmü Mabed çadırı kurdular. Diyanet sanki Jüpiter'deydi, görmezden geldi.
*
“Peygamber ocağı”na kumpas kurdular, “cami bombalayacaklar” dediler, “vicdansızlara sesleniyorum, Allah Allah diye taarruz eden bir ordu, nasıl olur da Allah'ın evini bombalar” diye isyan eden genelkurmay başkanını terörist diye hapse tıktılar. Yılbaşı ağacı süslemekten, yoga yapmaya kadar, her konuda fetva veren Diyanet, Türk Ordusu imha edilirken, en ufak bir tepki vermedi.
*
Bunca din sömürüsünün neticesinde… Pırıl pırıl Türkiye Cumhuriyeti ortaçağ karanlığına sürüklendi, tarikatler cemaatler cirit atmaya başladı, kara cahil şeyhler cübbeliler mollalar kıymete bindi, sahte mehdiler hortladı, “alnı secdeye eriyor” diye devlet kurumlarını ele geçiren emperyalist maşası takkeliler, darbe yapmaya kalktı.
*
Türkiye göz göre göre bu hale getirilirken gıkını çıkarmayan Diyanet… Şimdi utanmadan çıktı, “15 Temmuz darbe girişimi ve din istismarına karşı birlik” konulu din şurası düzenledi.
*
Lafı eğip bükmeyelim…
Din istismarından bahsedecek en son kurum, diyanetin kendisidir.
*
Feto sahte mehdidir.
Bunlar da sahte diyanettir.
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/bak-su-konusana-1341950/
*
Diyanet'in gıkı çıkmadı.
*
Ramazan ayında dinibütün hayırseverleri dolandırdılar. Keriz Feneri'nin foyasını ortaya çıkaran Cumhuriyet savcısı, açık açık “zekat hırsızlarını koruyan bir güç var, ben bu güce hırsızların imparatoru diyorum” dedi. Diyanet, ölü balık kadar sessiz kaldı.
*
Cami avlusunda miting yaptılar. Akp'li başbakan yardımcısı, mihrapta imamla beraber seçim konuşması yaptı. Musalla taşının başında oy istediler. Minarelerdeki mahyalara belediye başkanlarının isimlerini yazdılar. Bu ülkenin başbakanı umreye gidip, Kabe'de kendisini alkışlattı, siyasi slogan attırdı. Diyanet ağzını açıp tek söz söylemedi.
*
Akp'li belediye binasının önüne kabe maketi kurdular, Hira mağarası maketi kurdular, peygamberimizin evinin maketini kurdular, peygamberimizin temsili eşyalarını sergilediler, dört metreye beş metre ebatlarındaki maket kabe'yi tavaf edenlere zemzem suyu ikram ettiler. Akp'li bir başka belediye, maketten hicret parkuru düzenledi, seçmenleri rehber eşliğinde maket Mekke'den maket Medine'ye götürdüler, yol boyunca maket Kabe'yi, maket Merve tepesini, maket Safa tepesini gösterdiler, dekor olarak Ümmü Mabed çadırı kurdular. Diyanet sanki Jüpiter'deydi, görmezden geldi.
*
“Peygamber ocağı”na kumpas kurdular, “cami bombalayacaklar” dediler, “vicdansızlara sesleniyorum, Allah Allah diye taarruz eden bir ordu, nasıl olur da Allah'ın evini bombalar” diye isyan eden genelkurmay başkanını terörist diye hapse tıktılar. Yılbaşı ağacı süslemekten, yoga yapmaya kadar, her konuda fetva veren Diyanet, Türk Ordusu imha edilirken, en ufak bir tepki vermedi.
*
Bunca din sömürüsünün neticesinde… Pırıl pırıl Türkiye Cumhuriyeti ortaçağ karanlığına sürüklendi, tarikatler cemaatler cirit atmaya başladı, kara cahil şeyhler cübbeliler mollalar kıymete bindi, sahte mehdiler hortladı, “alnı secdeye eriyor” diye devlet kurumlarını ele geçiren emperyalist maşası takkeliler, darbe yapmaya kalktı.
*
Türkiye göz göre göre bu hale getirilirken gıkını çıkarmayan Diyanet… Şimdi utanmadan çıktı, “15 Temmuz darbe girişimi ve din istismarına karşı birlik” konulu din şurası düzenledi.
*
Lafı eğip bükmeyelim…
Din istismarından bahsedecek en son kurum, diyanetin kendisidir.
*
Feto sahte mehdidir.
Bunlar da sahte diyanettir.
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/bak-su-konusana-1341950/
29 Temmuz 2016 Cuma
Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir - Can Dündar
Bir uçurumun kenarından döndük.
Darbeciler kazansaydı:
Bombaladıkları Meclis’i kapatacaklardı.
Sıkıyönetim ilan edip ellerindeki listelere göre kendilerine yakın komutanlar, rektörler, valiler, hâkimler atayacak, hukuku ayaklar altına alacaklardı.
Bir cadı avında darbeye direnen herkesi hapse atacaklardı.
Kendilerinden olmayan yayınları yasaklayacak, gazetecileri tutuklatacaklardı.
Avrupa’yla ilişkileri askıya alacak, idam sehpaları kuracak, kötü muamele ve işkenceye yeniden başlayacaklardı.
Müdahale sırasında ölen darbeciler kahraman sayılacak, darbeye direnenler “Hainler Mezarlığı”na gömülecekti.
Boğaz Köprüsü’nün adı, halka sorulmadan değiştirilecek, “Yurtta Sulh Köprüsü” olacaktı.
Hükümet son anda uyandı, halkı sokağa çağırdı. Darbeyi şiddetle bastırdı.
Sonra?
Hemen OHAL ilan edip Meclis’i atlayarak kararnamelerle ülkeyi yönetme yetkisi aldılar.
Darbecileri cezalandırma adı altında başlayan cadı avında ellerindeki listelerden muhalif saydıkları subayları, akademisyenleri, mülki idare amirlerini, hâkimleri içeri alıp kendilerine yakın kadrolar atadılar.
Gazeteleri kapattılar, gazetecileri gözaltına aldılar. İşkence izleri ekrana yansıdı. Öldürülen darbeciler için “Hainler Mezarlığı” açıldı; direnirken ölenler şehit sayıldı.
Cumhurbaşkanı, “İdam cezası önüme gelirse onaylarım” dedi. Avrupa, bu gerçekleşirse üyelik görüşmelerinin duracağını açıkladı.
Ve Boğaz Köprüsü’nün adı, halka sorulmadan değiştirildi:
“15 Temmuz Şehitleri Köprüsü.”
Biri seçimle gelmiş bir hükümet; öbürü silah zoruyla iktidar olmaya çalışan bir çete...
Bize düşen, her zaman darbeciye karşı seçilmişin hakkını savunmaktır.
Ama ya seçilen, kendisini iktidara taşıyan demokrasiyi hiçe sayarak Meclis’i bertaraf ediyor, yargıya, medyaya, üniversiteye, sermayeye el koyuyorsa?
Fırsattan istifade daha da despotik bir rejime hazırlanıyorsa?
Bu durumda, “Demokrasi bayramı kutluyoruz” diye meydanları dolduranların, “Dur bakalım, biz bunun için mi yattık tankların önüne” demesi gerekmez mi?
Bu sonucu öngördüğü için “şenliğe” ortak olmayanları suçlayabilir miyiz?
Darbe gecesi saldırıya uğrayan Alevi mahallelerindekilere “Salayı duyduğunuz halde niye bayramı kutlamadınız” diyebilir miyiz?
Birlik beraberlik havasıyla, “İdam isteriz” nidaları ve mehter marşları eşliğinde yürünen felaketi gözardı edebilir miyiz?
Hiçbiri!
Darbeciyle aynı safta görünmeme kaygısıyla, böyle katı bir otoriterleşmeye, hukuksuzluğa, cadı avına, idam hazırlığına göz yumarsak, demokrasiyi dualar eşliğinde gömmüş oluruz
Darbenin panzehiri sivil darbe değildir.
Darbenin panzehiri, yargının bağımsız, medyanın hür, Meclis’in devrede olduğu, diktanın değil, çoğulculuğun savunulduğu, kin ve intikam duygularının karşısına sağduyunun konulduğu, idam sehpalarının değil, diyalog köprülerinin kurulduğu ve köprülerin adının hep birlikte konulduğu bir özgürlükçü demokrasidir.
İzzetbegoviç’in efsane teşhisiyle bitirelim:
“Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/576003/Dusmanina_benzeyen_savasi_kaybeder.html
Sevgiyle kalın....
Darbeciler kazansaydı:
Bombaladıkları Meclis’i kapatacaklardı.
Sıkıyönetim ilan edip ellerindeki listelere göre kendilerine yakın komutanlar, rektörler, valiler, hâkimler atayacak, hukuku ayaklar altına alacaklardı.
Bir cadı avında darbeye direnen herkesi hapse atacaklardı.
Kendilerinden olmayan yayınları yasaklayacak, gazetecileri tutuklatacaklardı.
Avrupa’yla ilişkileri askıya alacak, idam sehpaları kuracak, kötü muamele ve işkenceye yeniden başlayacaklardı.
Müdahale sırasında ölen darbeciler kahraman sayılacak, darbeye direnenler “Hainler Mezarlığı”na gömülecekti.
Boğaz Köprüsü’nün adı, halka sorulmadan değiştirilecek, “Yurtta Sulh Köprüsü” olacaktı.
***
Çok şükür ki kazanamadılar. Hükümet son anda uyandı, halkı sokağa çağırdı. Darbeyi şiddetle bastırdı.
Sonra?
Hemen OHAL ilan edip Meclis’i atlayarak kararnamelerle ülkeyi yönetme yetkisi aldılar.
Darbecileri cezalandırma adı altında başlayan cadı avında ellerindeki listelerden muhalif saydıkları subayları, akademisyenleri, mülki idare amirlerini, hâkimleri içeri alıp kendilerine yakın kadrolar atadılar.
Gazeteleri kapattılar, gazetecileri gözaltına aldılar. İşkence izleri ekrana yansıdı. Öldürülen darbeciler için “Hainler Mezarlığı” açıldı; direnirken ölenler şehit sayıldı.
Cumhurbaşkanı, “İdam cezası önüme gelirse onaylarım” dedi. Avrupa, bu gerçekleşirse üyelik görüşmelerinin duracağını açıkladı.
Ve Boğaz Köprüsü’nün adı, halka sorulmadan değiştirildi:
“15 Temmuz Şehitleri Köprüsü.”
***
Tamam, arada önemli bir fark var: Biri seçimle gelmiş bir hükümet; öbürü silah zoruyla iktidar olmaya çalışan bir çete...
Bize düşen, her zaman darbeciye karşı seçilmişin hakkını savunmaktır.
Ama ya seçilen, kendisini iktidara taşıyan demokrasiyi hiçe sayarak Meclis’i bertaraf ediyor, yargıya, medyaya, üniversiteye, sermayeye el koyuyorsa?
Fırsattan istifade daha da despotik bir rejime hazırlanıyorsa?
Bu durumda, “Demokrasi bayramı kutluyoruz” diye meydanları dolduranların, “Dur bakalım, biz bunun için mi yattık tankların önüne” demesi gerekmez mi?
Bu sonucu öngördüğü için “şenliğe” ortak olmayanları suçlayabilir miyiz?
Darbe gecesi saldırıya uğrayan Alevi mahallelerindekilere “Salayı duyduğunuz halde niye bayramı kutlamadınız” diyebilir miyiz?
Birlik beraberlik havasıyla, “İdam isteriz” nidaları ve mehter marşları eşliğinde yürünen felaketi gözardı edebilir miyiz?
***
“Askeri dikta mı, polis devleti mi? Seç birini” diyorsanız, benim tercihim (c) şıkkı olur: Hiçbiri!
Darbeciyle aynı safta görünmeme kaygısıyla, böyle katı bir otoriterleşmeye, hukuksuzluğa, cadı avına, idam hazırlığına göz yumarsak, demokrasiyi dualar eşliğinde gömmüş oluruz
Darbenin panzehiri sivil darbe değildir.
Darbenin panzehiri, yargının bağımsız, medyanın hür, Meclis’in devrede olduğu, diktanın değil, çoğulculuğun savunulduğu, kin ve intikam duygularının karşısına sağduyunun konulduğu, idam sehpalarının değil, diyalog köprülerinin kurulduğu ve köprülerin adının hep birlikte konulduğu bir özgürlükçü demokrasidir.
İzzetbegoviç’in efsane teşhisiyle bitirelim:
“Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/576003/Dusmanina_benzeyen_savasi_kaybeder.html
Sevgiyle kalın....
28 Temmuz 2016 Perşembe
Türkiye'nin dahi bilim insan Halil İNALCIK vefat etti.
Prof.Kafadar;
Acımız tarifsiz. Türkiye, 20’nci yüzyılda yetiştirdiği en büyük bilim insanlarından birini yitirdi. Hem dünya 20’nci yüzyılın- Hangi evrensel standardı uygularsanız uygulayın- en değerli âlimlerinden birini yitirdi. Kaç kişi için, ‘abartıyor’ dedirtmeden, bu iki cümleyi arka arkaya koyabiliriz? Halil Bey, çağdaş Türk tarihçiliğindeki en derin damarın, geçen yüzyılda milli tarih yazma çabalarıyla birlikte evrilen, önceleri (Hocası M. Fuad Köprülü üzerinden) Durkheim’cı, sonra Weber’ci ve hatta kısmen Marksgil sosyoloji ile ilintili bir toplumsal tarihçiliğin en özgün, en yetkin ve en derinlikli temsilcisidir. Bir yandan Osmanlı siyaset dünyasını hem sosyal, hem fikri boyutlarıyla irdelemiş, yarım yüzyılı aşkın bir süredir ufuk açıcı niteliğini yitirmeyen orijinal yorumlar getirmiştir. Bir yandan da, en önemli tarih ekollerinden Annales Okulu ile Barkan’ın başlatmış olduğu muhavereyi (Diyalog) ileriye taşımış, bilhassa iktisat tarihi çalışmalarında çığır açmıştır.
‘Kuşatıcı’ bir perspektif
Ancak bunlar bile, onun kuşatıcı perspektifini yeterince yansıtmaz. Bırakın Osmanlı sahasını, hem iktisat, hem düşünce, hem siyaset, hem kültür üzerine yazdığı birbirinden değerli makale ve kitaplarıyla, dünyada herhangi bir sahayı bu denli ihata eden (Kuşatan) ve etkileyen çok az örnek bulabilirsiniz. Kendisini şu veya bu şekilde Halil Bey’in öğrencisi sayanlar, yani doksan yaşının altındaki handiyse bütün Osmanlı ve Türklük tarihçileri bilirler: Onun yazdıklarını ve etkilerini çıkarın, Osmanlı tarihi dediğimiz külliyat çok yoksul kalır. Âlim yanını çok takdir ettiği Paul Wittek’i ziyaret etmiş ilk Londra seyahatinde.
O karşılaşmadan bir anısını birkaç kere anlatmıştır önemsediği için. Genelde kimseleri beğenmeyen, sertliğiyle bilinen Wittek, İnalcık’ın yazdıklarını satır satır okurmuş meğer. Bu genç Türk akademisyene “Bir uçak mühendisi düşünün” demiş, “Uçak sefere hazır mı diye teftişe çıktığında ‘Her şey yolunda ama, üç beş vida sallanıyor, kaç bin vida var, varsın bunlar sallansın, uçak hazırdır’ diyebilir mi? Sizin eserlerinizde böyle savrukluklara yüz vermeyen bir dakiklik görüyorum.”
Halil Bey etkilenmiş, “Bizim işimiz de uçak mühendisliği kadar ihtimam ister” derdi, “Her bir virgül, her bir dipnotu, her bir kelime yerli yerinde olmalı, yoksa ciddiye alınmayız.” Almazdı da. Müşkülpesent değil, titizdi. Çünkü işini- yönteminden imalasına bütün ayrıntılarıyla ciddiye alan, sahici, has, tavizsiz, kendi cevherine sadık bir bilim insanıydı. Takdir edilmeyi severdi, isterdi, ama her kalıcı bilimsel başarının ardında emek ve dürüstlük olduğu gerçeğine uygun yaşayan hoca, sık sık karşılaştığı yağcılıklardan hoşlanmaz, hatta lafını esirgemezdi, bu konuda çok mustarip olduğunda kullandığı ‘mütebasbıs’ (Yaltakçı) kelimesini ben ondan öğrendim.
Kendini tazeleme becerisi
Seksenli ve doksanlı yaşlarında yepyeni konulara ve yaklaşımlara yelken açması, başarılarıyla mesleklerinin zirvesine ulaşmış bilim insanlarında nadiren görülen bir kendini tazeleme becerisidir. Belki de yüz yıllık ömrün sırrı buydu. Onu hem âlim, hem insan yanlarıyla tanıyan her birimizin hocaya ‘ama’ demek istediği anlar olmuştur. Ama yine her birimiz, o ‘ama’ anlarında dahi, Halil Bey’in özel bir gezegende, sitem ve serzenişlerin hükmünün geçmediği bir âlemde, sahalarının kutbu olmuş bilim insanlarının arasında, dünyanın çamurundan münezzeh (Temiz ve uzak) bir mekânda yaşadığını, oradaki malikanesini çalışarak kazandığını bilirdik, biliriz. Osmanlı tarihi dediğimiz okyanusun en usta kılavuzu, en kâşif kaptanını kaybettik. Dünya tarihi dediğimiz uçsuz bucaksız ummana giden yolları da o açmıştır. Allah gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. (Cumhuriyet Gazetesi'nden alıntı)
ayrıca
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/halil-inalcik_40172864
http://aynurunaynasi.blogspot.com.tr/2013/06/tarihcilerin-kutbu.html
Sevgiyle kalın..
27 Temmuz 2016 Çarşamba
İster inlerine girin, ister cinlerine… Temel mesele buyruk-kuyruk zihniyeti! - Umur TALU
23 değil 3 Nisan’dı. Genelkurmay “darbe” konusunda “çok sert” bir açıklama yaptı. Bir Havuz gazetesi şu başlıkla vermiş o zaman:
“TSK’dan darbe heveslilerine tokat gibi yanıt!”
Genelkurmay “tokat”ta demişti ki:
“TSK’da disiplin, mutlak itaat ve tek emir komuta esastır. Hiçbir yasa dışı, emir komuta hiyerarşisi dışı oluşum ve-veya harekete taviz verilmesi söz konusu değildir.
Bazı medya organlarında hiçbir dayanağı olmadan yapılan haber ve yorumlar hakkında, hiçbir hukuki, insanî, aklî dayanağı olmayan, basın etiğinden uzak, haddini aşan haber ve yorumları yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.”
Başbakan Davutoğlu ise, “Bu açıklama hem benim iznimle yapılmıştır, hem de bu açıklamanın arkasındayım” diyecekti.
Fakat “yasa dış, emir komuta hiyerarşisi dışı hareket”i Başbakan olarak göremeden görevden gidecekti.
***
Başbakan Yıldırım, iktidar partisi il başkanlarına, “Toplumsal mühendisler, demokrasiye ayar yapmaya çalışanlar AK Parti’den sonra işsiz kalmışlardır. Korku ve karamsarlık yok olmuş, yerine umut gelmiştir” dediğinde 13.07.2016’ydı.
15.07.2016’dan iki gün önce!
***
İki gün sonra anladık ki, “işsizlik” ne kelime, general, albay, çeşitli kademede asker, polis olarak “yasa dışı, emir komuta dışı silahlı işleri” varmış.
................
***
Belki de “toplumsal mühendisler, demokrasiye ayar vermeye çalışanlar” işsiz sanıldığı için…
15.07.2017’de onca general, yüzlerce subay ve emirlerindeki astlar birçok karargâhta “demokrasiye ayar” ne kelime, “infaz”a hazırken, MİT ancak şüphelenmiş ama Genelkurmay’ın önce hiç haberi yok.
Genelkurmay’da bu şüphe üzerine oturulmuş, konuşulmuş, emirler verilip çay içilmiş. Belki çaylar da yaverlere, emir subaylarına söylenmiştir!
Şimdi dediklerine göre, hava sahasından tank sahasına, çok sayıda tedbir emri de verilmiş.
Öylece saatler geçmiş.
Sonra… Cumhurbaşkanı ancak akşam vakti “eniştesi”nden duymuş darbe girişimini; Başbakan da kendi deyişiyle “oradan buradan.”
İnsan Genelkurmay’ın, MİT’in, birbiriyle bu kadar konuşurken neden bu kadar sır tuttuğunu merak ediyor.
Diyorlar ki yeterince kanıt yoktu.
Öyle ya, gariban bir astı kovmaya gelince, oda hapsine atarken, maaşını keserken, ahlaksızlıkla, aşırı borçlanmayla suçlarken, yargılamadan onca ceza verirken hep çokyeterli kanıt oluyordu!
Ya darbe girişimine dair istihbaratı ve darbecileri küçümsediler…
Yahut hakikaten “toplum mühendisleri, demokrasiye ayar yapmaya çalışanlar işsiz kalmış” sanıyorlardı!
Bir de takdir bekliyorlar.
***
Her yıl milyarlarca dolar yatırılan 700 bin kişilik devasa ordunun en yüksek komuta merkezindeki en büyük tedbir ve hazırlığın, en kuvvetli korumanın, Genelkurmay Başkanı’nın darbecilere sarf ettiği “çok ağır laflar”dan ibaret olmasına şaşıyor insan.
.................
Fakat nihayetinde, Genelkurmay Başkanı, yine kendi ifadesiyle, kendisini kaçıranlar karşısında şunla baş başa kalıyor:
“Nereye gittiğimizi söylemediler. Ben de sormadım.”
***
Birey olarak esasında hepimizin temel meselesi bu.
“Nereye gittiğimizi pek sormuyoruz.”
Sorsak, biraz bilirdik!
***
Onca çocuk, sonra genç, derken koca koca adamlar, onca kurmay eğitimiyle de filan; “nereye gittiğimizi sormadan” bir şahsa “iman ve itaat” etmiş.
Akıl ve vicdan tutulması, ancak böyle mümkün olabiliyor zaten.
Bunu ister inlerine girerek, ister cinlerine girerek izah edin; temel mesele bir otoriteye, buyruğa boyun eğilmesidir.
Sadece sinsilikle, gizlenmekle, yok ara sıra içki içmeleriyle, cinleriyle, çipleriyle, muskalarıyla açıklarsınız ama açıklamaz.
Ancak “cuk oturmak”la açıklamanız lazım.
Çünkü “bir otoriteye boyun eğenler” ancak başka otoritelere de boyun eğilmesini dayatan organizmalarda yer bulabilir.
İsterseniz kısaca “devletimiz ve her yanımız” diyebilirsiniz.
Nitekim devletimiz ve iktidarımız da “otoriteye biat-itaat edenler”i bilhassa yargıda, poliste, bürokraside, eğitimde, hatta iktidar partisinde onca yıl“istihdam” etmeyi “kazayla” değil, taammüden becermiştir!
“Otoriteye karşı, türlü çeşitli darbecilik” yapana kadar!
***
“Laik” terkip ve tertipteki TSK ile cumhuriyetçilik formatından milliyetçiliklere, inanç anlayışlarımıza, devletin tüm yapısına, 14 yıllık iktidarın her kapısına, eğitim müfredatına, askerlik raprapına, Emniyet ve bürokrasideki, hatta piyasadaki otoriterliğe kadar…
Ağa, paşa, reis, patron, amir, lider, baba, başkan, örgüt başkanı, hoca, koca buyrukları ve “otoriterlikleri”nden müteşekkil gündelik siyasi, askeri, sivil, ailevi, dini, mesleki hayatlarımız işte!
Bir otoriteye kafadan kafa eğmeyenler; dik durmasını, itiraz etmesini bilenler, bunu aklının, vicdanının, muhakemesinin esası yapanlar ne bu otoriter sistemlerde barındırılır, ne de huzurla boyun eğip yaşar!
“Kaz adımları” ile yürütenlerin önce adımlara değil, kazlara ihtiyacı vardır.
Çobanlığa soyunan varsa, koyunlar olduğu içindir. Koyun yoksa çoban yoktur.
Buyrukçu için kuyrukçu şarttır.
Onların kazcılığı ve faşizanlığına karşı da, başka otoriter kurumlar ve durumlar ancak “konjonktürel karşıt” olur; “bambaşka, kökten farklı demokratik zihniyet”değil.
“Otoriteye itiraz etmeyin” diyenler, esas gizlenerek, gizleyerek değil; otoriteye boyun eğdiren sistemlerde boyun eğerek yola çıkar. Belki bir “darbe gecesi”ne kadar.
O yüzden, bugün kimi “ahmaklık”la açıklasa da, iktidar ile “Fetö” dediğinin yıllarca uyum içinde olması, tamamen “otoriterlik uyumu ve mutabakatı”dır.
Onca “Cemaat mensubu ve medyacısı”nın yıllarca iktidarı, liderini övmesi… Onca“iktidar mensubu ve medyacısı”nın yıllarca cemaati, hocasını övmesi gibi.
Karşılıklı otoritelerin (gönülden veya takiyye ile) kabulü!
İşin özü ahmaklık değil, yanılma değil; bu farkındalıktır!
Bunca insanın devlette kendine yer bulması, devletteki yerlerin otoriterliğe aykırı olmaması, kendilerinin de bu otoriter düzenimize münasip bulunması sayesindedir.
***
Yıllardır “iç savaş”ından korkulan millet yerine, yıllardır “devlette iç savaş”izliyoruz.
“Laik-muhafazakâr” derken, “muhafazakâr-muhafazakâr.”
“Darbenin terörizmi” de devlette iç savaş üzerinden muhtemelen millette iç savaş hesapladı.
Nasıl daha önce devletin (ve milletin) sahipleri onu kaptırmamak istemişse; demokrasi, halk iradesi diyenlerin temel derdi de devleti ele geçirmek oldu.
“Devletin baskı aygıtı olarak yok oluşu” gibi bir idealden yola çıkan kimi sosyalizmin de, otoriterlikle “baskıcı devletin zirvesi”ne varması odur tarihte!
Konumuz bu sonuncular değil zaten.
Konumuz şu, çocuklar:
Bir aklınız, bir kalbiniz, bir vicdanınız, hepsinden müteşekkil muhakeme kabiliyetiniz varsa; az olun ama kaz olmayın.
Kimseye boyun eğmeyin ki eğdirmemeyi de öğrenin!
Bunun ters istikametlisi de olabilir: Eğdirmemeyi öğren ki, boyun eğme! Aynı yere çıkar:
İnsan haysiyetine, insan hakkına, insanın hakikatine…
Özgürlüğe ve başkalarının da özgürlüklerine.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




































