Sayfalar

7 Ağustos 2015 Cuma

Cırıtta

Slm,

önce pankek yaptım tabi şeker fazla olunca  benim "yiğenler"in damak lezzetine hitap etmedi yani beğenmediler. Ben de eskiden büyüklerimizin yaptığı bizim oralarda  yapılan cırıtta geldi aklıma ve onu yaptım tabi birazcık değiştirdim. Cırtta daha ince yapılıyor ben ekmek niyetine de daha kalın yaptım ayrıca malzemelere de ekleme yaptım. Masanızda farklı bir lezzet,  denemeye değer.

Malzemeler:

1 su bardağı un (tepeleme)
1 su bardağı süt
1 yumurta
1 tatlı kaşığı tereyağ
1 çay kaşığı kabartma tozu
1 çay kaşığı tuz
1/2 çay kaşığı şeker
kızartmak için çok az tereyağ+sıvıyağ

Tüm malzemeyi güzelce yoğurun. Krepten daha koyu,  akışkan bir hamur elde ediyoruz. Tavaya az sıvıyağ+tereyağ ekleyin ve yağ ısınınca hamurdan bir kepçeden az ekleyin. Yağı tepsiye her hamurda eklemedim anlayacağınız kafama göre takıldım ikisi de iyi oldu. Hamur kızartırken yağ çekmiyor aşağıdaki resmi görmeniz için özellikle ekledim.
2. tercih: Hamura ve tavaya herhangi bir yağ eklemeden yapıp sıcakken üzerine tereyağ sürerek de güzel oluyor. Ama biraz fazla yediriyor dikkat...
Afiyet olsun







Sevgiyle kalın...

Türkiye Uçurumun Kıyısında - Zülfü Livaneli

Mecelle’nin önemli bir kuralı olan “ehemmi mühimden ayırmak” becerisini gösteremeyiz.
Bütün genellemeler gibi bu genellemeyi de haksız çıkaran akıllı insanlar var bu ülkede ama ne yazık ki savaş borazanları öterken, flütlerin sesi pek duyulmaz. Çok gürültü çıkaran boş tenekelerin sesi daha yüksek çıkar.
Son ayların siyasi gelişmelerini; en basit, en yalın biçimde nasıl anlatırım diye düşündüm ve izninizle popüler kültürden yararlanmaya karar verdim.
Bir film sahnesi...
Gözümüzün önüne bir film sahnesi getirelim: Bir arka odada poker masası kurulmuş, herkesin önünde kâğıtlar, fişler... Oyunun sonuna doğru gerilim iyice yükseliyor. Patron olduğu belli iri yarı adam epey yüksek bir pey sürüyor ortaya, herkese rest çekiyor. Bazı oyuncular çekiliyorlar. Oyuna yeni giren genç bir adam ise resti görüyor. Elindekileri ortaya sürüyor. Herkes nefesini tutmuş, kâğıtların açılmasını bekliyor.
Bu arada patronun adamlarının elleri silahlarında. Odada tehdit edici bir hava var. Sonunda eller açılıyor ve şaşırtıcı biçimde patronun kaybettiği, genç adamın ise kazandığı görülüyor. Herkes şaşkın şaşkın birbirine bakıyor, çünkü bu duruma hiç alışık değiller.
Patron nasıl kaybeder? Böyle bir durum kabul edilebilir mi? Odadakiler kuşku içinde iri yarı patrona bakıyorlar ve beklenen tepki gecikmiyor. Patron dehşetli bir hamleyle masayı deviriyor; pullar, paralar, kâğıtlar dağılıyor. Adamları silahlarını çekip ortalığı daha da karıştırırken, patron “Oyun tekrarlanacak’” diye bağırıyor. “Yeniden kurun masayı.’’ Bir iki kişi itiraz edecek gibi olunca, silahlar ateşleniyor, ortalık kan gölüne dönüyor. Bu arada bazıları da başka bir odaya çekilip, olan bitenin hiç farkında değilmiş gibi, acaba bir orta yol bulabilir miyiz, acaba ortak davranabilir miyiz diye laf olsun torba dolsun kabilinden uzun görüşmeler yapıyorlar. Durumu anlayan insanlar ise bu oyunun kurallarının olmadığını, patron kazanana kadar hep tekrar edileceğini anlıyorlar. Patronun yeni oyundaki hedefi; genç adamı oyun dışı bırakmak.
Kuralsız oyunlar
Bu ülkede ne yazık ki oyunlar kuralsız oynanır. Çünkü iliklerimize kadar işlemiş bir otorite anlayışımız var. “Zor oyunu bozar” ya da “Emir demiri keser” sözlerini hangi gelenek yaratmış acaba? Ya “Gelen ağam, giden paşam” sözünü?
Bir örnek vereyim: Devrik padişah Abdülhamit, Beylerbeyi Sarayı’nda “ihtilattan men edilmiş” biçimde yaşarken, ona dışarıdan haberler getiren askeri doktoru, 1917 yılında bir gün Rusya’da ihtilal olduğunu aktarıyor. Abdülhamit buna inanamayacağını söylüyor; yalandır, tek taraflı barış yapmak için göstermelik bir ihtilaldir, diyor. Doktor sebebini sorunca, padişahın verdiği cevap çok ilginç: “Dünyada iki millet vardır ki başlarında bir çoban olmadan yaşayamazlar. Ruslar ve Türkler.”
Acaba tarih padişahı haklı mı çıkarmakta? Rusların sarayda çok nüfuzu olan papaz Rasputin’den yüz yıl sonra gele gele Putin’e varmaları rastlantı olabilir mi? Ya Türkiye’nin, monarşinin yıkılışından yıllar sonra tekrar sultanlık özlemini saklamayan bir siyasetçiye yüzde 52 oy vermiş olmasına ne demeli?
Denetim ve denge
Bir Anglosakson modeli olan “demokrasi kurum ve kuralları” bizim gibi ülkelere uygulanamıyor mu yoksa? Demokratik rejimin olmazsa olmazı; denetim ve denge (checks and balance) ilkesi bizim gibi ülkelerde işlemiyor mu? Yasama, yürütme ve yargının tek kişide toplandığı bir rejime demokrasi denilebilir mi? Sadece sandığa indirgenmiş bir rejim, seçilmiş krallar yaratmaktan başka bir işe yarar mı? George Washington’un dediği gibi “yöneticileri anayasanın çarmıhına germek” güvencesi bize uygulanabilir mi? Yoksa “Anayasa da neymiş ulan?” diye narayı basan mı kazanır?
Kanlı oyun
Kendimizi kandırmayalım. Şu anda gırtlağına kadar yolsuzluğa, hırsızlığa, hukuksuzluğa, şiddete, kuralsızlığa batmış, uçurumun kıyısına gelmiş bir ülkeyiz.
Sonucu hoşa gitmeyen seçimleri tekrarlamak, “Seni başkan yaptırmayacağız!” diyen ve sözünü tutan HDP’yi dışlamak, küçük düşürmek, yok etmek, böylece sultanlık için gereken Meclis çoğunluğunu elde etmek için kanlı bir oyun oynanıyor.
Her zaman olduğu gibi bedeli yine masum, iyi niyetli, garip çocuklarımız ödüyor. Suruç’ta “her biri cihan parçası” evlatlarımız parçalanıyor, gencecik askerlerimiz, subaylarımız, polislerimiz “hayın tuzaklarda, kan uykularda” can veriyor ve ne yazık ki Türkiye bir iç savaş ortamına çekiliyor. Amaç ne: İktidar, sadece iktidar. Asyalıların asırlardır söylediği gibi “kaplanın sırtına binen oradan inemez”. Çünkü inerse kaplan parçalayacaktır onu. Bu yüzden ömür boyu orada kalmaya mahkûmdur.
Türkiye’deki siyaset oyunu bu kurala göre işliyor. AKP’nin iktidar yılları öylesine anayasa ihlalleriyle, öylesine suçlarla dolu ki hesap vermemek için her şeyi göze almış durumdalar. Bu yüzden masayı dağıtıp, ortalığı kana boğuyorlar. Koalisyon görüşmeleriyle de göz boyuyor, zamanın dolmasını bekliyorlar.

Emir demiri kesince...
Bizim gibi ülkelerde hiçbir siyasi analiz, liderin psikolojisi ve oyun planı hesaba katılmadan yapılamaz / yapılmamalı. Çünkü yanlış çıkar.
Bu ülkeyi yerleşik kurallar ve kurumlar yönetmiyor, emir demiri kesiyor. Hep birlikte düşünelim: Yeni seçilen bir Fransız Cumhurbaşkanı, “Ben başkanlık makamını Elysee’den taşıyorum. Keyfime göre muazzam bir saray yaptırıp oraya geçiyorum” diyebilir mi? Otel değiştirir gibi Cumhurbaşkanlığı makamını değiştirebilir mi? Bir Amerikan başkanı “Beyaz Saray’ı beğenmedim, kendime yeni bir saray yaptırdım” dese Amerikan kurumları aval aval seyredebilir mi? Gerçekten kendimizi kandırmayalım? Ne kadar acı olursa olsun, gerçeğin gözünün içine bakmakta yarar var.
Türkiye’de olup biten her şey bir “seçilmiş kral”ın iradesine göre şekilleniyor. AKP’nin CHP’yle yürüttüğü sözüm ona koalisyon görüşmeleri de Erdoğan’ın isteğine uygun olarak, süre doldurma amacına hizmet ediyor. Laf olsun torba dolsun misali, CHP dış politika, terör, ekonomi, eğitim vs. gibi konulara ait düşüncelerini (yani basılı programını) anlatıyormuş, AKP’liler de sessizce not alıyormuş. Tiyatronun böylesine “amatör” bile denmez. CHP’nin daha başta AKP’ye söylemesi gereken şuydu: “Sorumlu bir parti olarak ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için sizinle görüşürüz ama önce vesayet altında olmadığınızı ispat etmeniz gerekir. Bunun da ilk şartı yolsuzluk, TIR’lar, Uludere gibi dosyaların ele alınması ve Meclis soruşturmalarının, yargılamaların başlamasıdır. Bunu yapmadığınız sürece rüştünüzü ispat etmiş sayılmazsınız.” Ama ne yazık ki iktidar ortağı olmaya hevesli bazı CHP yöneticileri, göle maya çalar misali, ya tutarsa diyerek, “avara kasnak” görüşmeleri devam ettirerek kamuoyunu oyaladılar ve başkan babanın “İşte görüyorsunuz, hükümet kurulamadı” diyerek ülkeyi erken seçime götürmesinin bahanesini oluşturdular.
‘Baba’nın planları!
Başkan babanın birinci planı erken seçime götürmek. Kendi deyimiye “tekrar seçim” yaptırmak. (Ne demek tekrar seçim? anayasada ve seçim kanununda böyle bir tanım var mı?) İkinci plan ise erken seçim ortamına, seçmenin korku içinde gitmesi. Seçmen kitlelerine “Bak ülke perişan oldu, hadi yine istikrar sağlamak için babamıza sığınalım” dedirtmek. Ve HDP’yi tırpanlayarak, “Seni başkan yaptırmayacağız” sözünü yalatmak. Kan bu yüzden dökülüyor, ocaklara bu yüzden ateş düşüyor.
Bu ülkeyi gerçekten seven yurtseverlere düşen görev, akıllı olmak, durumu iyi değerlendirerek kan tuzaklarına sürüklenmemek, kutuplaşma şehveti içinde “Yaşasın ölüm” çığlıkları atmamak ve her şeye rağmen barışı, insanlığı, kardeşliği savunmaya devam etmek.
Asıl sorumlu
Şimdi bazı okurların can alıcı soruyu sorduğunu duyar gibiyim: “İyi ama PKK bu kadar adam öldürürken barış nasıl savunulacak? Bu saldırılara cevap verilmeyecek mi?” Haklısınız; hiçbir devlet silah bırakmaz ve şiddeti ezmek için şiddet kullanır. Ama buradaki soru şu:
Acaba bu eylemleri kim yapıyor, niçin yapıyor? Demirtaş’ın “kirli” diye nitelemekten çekinmediği eylemlerin asıl sorumlusu kim?
Suruç katliamında bütün öfke IŞİD’e yönelmişken, boğayı kendi üzerine çekmek için kırmızı pelerin sallar gibi hedef şaşırtmaktan başka bir anlamı olmayan biçimde, iki polisimizi uykularında kurşunlamak hangi amaca hizmet ediyor?
PKK yöneticilerinin Demirtaş’ı eleştiren ve son olarak, parlamentodan vazgeçin anlamına gelircesine “Halkın içine, köylere çekilin” açıklaması, hangi iradenin işine geliyor? TBMM’de 80 milletvekili ile sesini duyurmak, köylere çekilmekten daha iyi değil mi? Başbakan yardımcısı niçin Demirtaş’ı, Öcalan’a ihanet etmekle suçladı, Brütüs dedi? Neden dolayı “Öcalan milli çizgide ama HDP değil” diyorlar, kısacası Öcalan’a bayılan iktidar odakları niçin HDP’yi şeytanlaştırmaya çalışıyor.

Niçin?
Unutulmasın ki; yüzde 6 civarında oya sahip olan HDP’yi parti olarak seçime sokmak, onları baraj altında bırakma, böylece AKP’ye başkanlık konusunda yeterli çoğunluğu sağlama girişimiydi.
Ama hem konjonktür, hem de HDP’nin ön plandaki yüzlerinin yürüttüğü sempatik propaganda ve “Türkiyelilik” vurgusu, yüzde 13 başarı getirerek oyun planını bozdu. Şimdi geri alınmak istenen budur. Kan bu yüzden akıyor.
Ve bu kargaşada kim kiminle ortak, kim kimin değirmenine su taşıyor, anlamak çok zor. Her şey gördüğümüzden ibaret değil.
Siyaset sözlüğünde merhamet maddesi yoktur. (Unutmayalım ki ABD Pearl Harbour baskınını önceden haber aldığı halde önlemedi; sırf Japonya’ya misilleme yapabilmek amacıyla Japon uçaklarının onca Amerikalıyı öldürmesine, gemilerini batırmasına izin verdi. Yani oyun içinde oyun oynanır ve sıradan yurttaş olarak bunları bilmemiz çok zordur.)
Son söz
 Laik, demokrat, kardeşçe yaşanan, barış içinde bir Türkiye’yi özleyen herkesin çok dikkatli olması gerektiği, oyun içindeki oyunları anlaması, birbirini uyarması gerektiği kanısındayım. Çünkü siyasetin elindeki en büyük koz, provokatif eylemlerle, manşetlerle kandırabileceği halk kitleleri, daha doğrusu “millet”in aptal kesimidir.
Geleceğe olan umudumuzu hiç yitirmedik. Zulüm ve kan ne kadar artarsa artsın, geleceği haktan hukuktan, demokrasiden, barıştan yana olanlar kuracaktır.
Bu zor yılları birbirimizi kırmadan dökmeden, dayanışma içinde, dikkatli, anlık öfkelere kapılmadan, soğukkanlılıkla atlatmak zorundayız. İnsanlık onuru bu zulmü de yenecektir.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/339287/Turkiye_ucurumun_kiyisinda.html
Sevgiyle kalın..

6 Ağustos 2015 Perşembe

Şehit !!

Slm,




Bu vatan için, bu millet için  çocuklarını da kendilerini de feda etmeye hazır olduğunu belirtenler;
gerçekte kimlerin feda edildiğini bildikleri için rahaaat rahaaat konuşur ve kükrerler... 

Peki biz....

Ne uğruna... Ya Rab bu ocaklar sönüyor?


Sevgiyle kalın.....

4 Ağustos 2015 Salı

"İslam kardeşliği" diyenler, kimin kardeşi? - Levent Gültekin


Slm,
hemen bağırıp- çağırıp -kızmayın, okuyun ve düşünün.  yazının tam metni aşağıdaki linkte.. Ben kırpmalar yaptım.
..............
Ortadoğu kan gölüne dönmüş. Devletler çatışıyor. Mezhepler çatışıyor. Aynı mezhepten, fakat İslam’ı farklı yorumlayan örgütler çatışıyor. Cemaatler çatışıyor. Farklı siyasi çizgideki iki Müslüman yolda karşılaşsa birbirine selam bile vermiyor.
Hal böyleyken hâlâ niçin İslam kardeşliğinden bahsediyorlar? ..... Hakiki, köklü, net çözüm üretemedikleri için, zaman kazanıyorlar. Dinî söylem ve imajla elde ettikleri gücü, aynı yöntemle koruyabileceklerini düşünüyorlar…

Hangi İslam’dan, hangi Müslüman’dan bahsediyorsunuz?

İyi de, ‘İslam kardeşliği‘ sözünü, yıllardır İslam’ı, toplumda ayrımcılığın kaynağı yapan siyasetin mensupları söylüyor. Müslümanlığını beğenmediği kimselere ‘vatan hanini‘ muamelesi çeken insanlar söylüyor. Kendisi gibi düşünmeyen Müslüman’a, bırak kardeş gibi davranmayı insan gibi davranmayı bile beceremeyen İslamcılar söylüyor. Siz ne diyorsunuz Allah aşkına? Hangi İslam’dan, hangi Müslüman’dan bahsediyorsunuz? Binlerce çeşit İslam, milyonlarca farklı Müslüman var.

Karaman’ın İslamı mı, IŞİD’in mi?

Hangisininkini doğru kabul edeceğiz? “Yolsuzluk hırsızlık değil”diyen Hayrettin Karaman’ın İslam’ını mı? Yoksa “Suriye’deki sivilleri öldürebilirsiniz” diyen Dünya Alimler Birliği Başkan Yardımcısı Yusuf El Karadavi’nin İslam’ını mı? Yoksa yakmayı, kafa kesmeyi, vahşiliği din sanan IŞİD’in İslam’ını mı? Veyahut kafayı kadına takmış pespaye tarikatların Müslümanlığını mı? Yoksa iktidarda kalmak için hırsızlığı, yolsuzluğu, adam kayırmayı, çocuk öldürmeyi mubah görüp, ülkeyi ateşe vermeyi göze alan AK Parti İslamcılarının Müslümanlığını mı? Hangisini?
Sizin bu ülkeye, bu topluma yaptıklarınızın hangisi bırakın kardeşliği, insanlığa sığıyor ki? Söyleyin!  Hangisinin yorumunu kabul edip kardeşlik bağı kuracaksınız?
İslam insana bir kardeşlik ahlakı, terbiyesi veriyorsa, size niye vermedi? İslam kardeşliği harika bir şeyse niye Ortadoğu’da birbirini boğazlayan bu insanları, yaptıklarından alıkoymuyor? Müslüman olup da huzurlu olan tek ülke, şehir var mı? Bunu niye düşünmüyorsunuz? Düşününce boşluğa düşüp başınıza iş alacaksınız değil mi?

Elimizde parça parça olmuş, işlevini yitirmiş bir İslam var

Müslümanlar önce İslam’ı mahvetti. Sonra, o İslam bütün İslam dünyasını mahvetti. Hâlâ kalkmış utanmadan topluma bunun bir kurtuluş olduğunu söylüyorsunuz. Elimizde parça parça olmuş, işlevini yitirmiş bir İslam var.
Bir düşünün bakalım, bu İslam’ın Müslümanlara kattığı bir tek değer var mı? Daha güzel bir ahlak mı verdi? Daha zeki ve çalışkan mı yaptı? Daha zarafet ve nezaket sahibi mi yaptı? Yüksek bir şahsiyet kazanmalarına vesile mi oldu? Teknolojide, bilimde, sanatta dünyaya parmak ısırtacak işler çıkarmalarına kaynaklık mı etti? Bırakın farklı dinden olanlara, kendi dininden olanlara insan gibi davranmayı mı öğretti? Söyleyin, günümüz İslam anlayışı ne kattı bu toplumlara?
Kattığı tek bir artı değer söyleyin de biz de İslam kardeşliği denen bu ütopik şemsiye altında toplanmaya çalışalım.

Çözüm insanlığın esas olduğu bir anlayış

Peki nedir çözüm? Nasıl çıkacağız bu vahşi ortamdan? Eşitlikle. Özgürlükle. Adaletle. Yüksek demokrasiyle. Kimsenin kendini kimseden üstün görmediği, herkesin eşit olduğu yepyeni bir Türkiye’yle. Dinin, etnik kökenin, ideolojinin değil, insanlığın esas olduğu bir anlayışla. Kavgayı değil, konuşmayı benimseyen; farklılığı sorun değil zenginlik gören ve ortak noktaları ön plana alan bir zihin yapısıyla. Başka yolumuz yok.
Dünya, bizim bugün yaşadığımız çatışmaları, vahşilikleri 200 yıl önce geride bıraktı.  Din savaşları verdi. Etnik köken savaşlarına tutuştu. Hepsinin sonu hüsranla ve felaketle bitti. Artık yeni dünyada geçer kural: Eşitlik, özgürlük ve adalet. Bugünün dünyasında, siyaset = demokrasi. Herkesin istediğine inandığı, istediği gibi yaşadığı bir dünya var artık. Ya bunu anlar ve kabul edersiniz, ya da bıkana kadar, ölene kadar birbirinizi boğazlamaya devam edersiniz.

Mağara devrinden kalma iki zihniyet çocuklarımızı kurban ediyor

.............. Söyler misiniz Allah aşkına aynı etnik kökenden olmanın ne artısı var? Ne katıyor insanlara? Nasıl bir kazanç sağlıyor? Daha mı çalışkan yapıyor? Daha mı insan yapıyor? Daha mı merhametli, vicdanlı, onurlu yapıyor?
Diyeceğim o ki: Sadece etnik savaş uğruna çocuklarımızı öldüren PKK değil, her meseleyi dinle çözmeye çalışan AK Partili İslamcılar da ne yazık ki mağara devrinde yaşıyor. Mağara devrinden kalma iki zihniyet bu akıl dışı, çağdışı savaşta çocuklarımızı kurban ediyor.

PKK’ya bir çift söz

Yazımın sonunda PKK’ya da bir çift sözüm var: Yıllardır bu ülkeye karşı silah kullanıyorsun. Her ağzını açtığında devletin kurduğu tuzaklardan, kirli hesaplardan bahsediyorsun. Fakat nasıl oluyorsa her seferinde ‘o tuzaklara‘ düşmekten kendini alamıyorsun. İktidarın bir çatışma istediği gün gibi ortadaydı. Bunu bile bile bölgede tuzağa zemin hazırladın. Göz göre göre ‘o tuzağa‘ düştün. Barış süreciyle elde edilmiş bunca kazanımı bir çırpıda harcadın. İşlediğin bu insanlık dışı cinayetler ne sana ne de topluma yaradı, sadece o çok şikayetçi olduğun iktidara yaradı. Asker öldürüyorsun, polis öldürüyorsun. Gariban insanların araçlarını yakıyorsun.

Bu devletin vicdanı da yok, merhameti de

Sanıyorsun ki devlet bunlara üzülüp geri adım atacak. Bu devletin vicdanı da yok, merhameti de. Hiç olmadı. Çocuklarımızın ölümü onların canını yakmaz. ................. Meşru, demokratik, insani, sivil siyaset yoluyla hak aramayı, memlekete fayda sunmayı niçin reddediyorsunuz?

Lütfen günümüze gelin

................ Demokratik hak ve özgürlük mücadelesini silahla değil, konuşarak, barışçı yollarla vermeyi öğrenin. Çünkü konuşarak sorun çözmek insana mahsus bir özelliktir.
Sevgiyle kalın...

24 Temmuz 2015 Cuma

Savaşa sonsuz kez HAYIR !!

Slm,

Suriye'deki canavarı besleyip büyütenler..... eğer kendi çocukları savaşa gitmiş veya gidecek olsa bu kadar kolay "evet" der "canavarı" besler miydi? Komşuda pişer bize de düşer demiş atalarımız, komşuda hep birlikte pişirdik. Suriye'de  namazı hayal edenler (keşke Şam'da barış hayal etselerdi), şehitlerimizin namazına buyurun...

Artık şehitlik vatandaşa,  polise, askere yakışmıyor, biraz da "ayrıcalıklı"lara layık görülsün. 
Gönüllü olanlar buyursun savaşa.... okcular, palacılar...."Suriye'ye savaş için bahane lazımsa, ben 4 adam gönderirim oraya, 8 tane füze fırlattırırım Türkiye'ye gerekçe olur" diyenler; 
Bu ülkenin vatandaşları savaştan yoruldu, fakirleşti, cahil kaldı, sömürüldü, sömürülüyor.
Analar oğulsuz, çocuklar babasız kalmasın, yoksul hep savaşın içinde çekin artık karanlık ellerinizi üzerimizden...
Kahrolası din, dil, ırk, mezhep, "afedersiniz Ermeni, Alevi"  ayrıcalıklarınız bitsin artık...







Siz hep sevgiyle kalın...

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Slm,

okumak için geç kaldığım kitaplardan biri daha...
Okuyun, mutlaka okuyun, bi dolu mükerrer şey bulacaksınız. Hayata dair tanıdık bi dolu şey. Üzüleceksiniz bi arpa boyu yol gidemeyişimize, sahte gülücüklere, inanılmaz görgüsüz modernliğe, olmayanların olmuş gibi olmasına, gündem değiştirme taktiklerine tanıdık gelecek hemen herşey!!  ve de güleceksiniz kahkahalarla biçok cümleye.
Daha nasıl anlatılır bilemedim.













Sevgiyle kalın...

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Tavada sulu patatesli börek

Slm,

Kolay su böreği tarifini neden bu şekilde de olmasın diye denedim ve gayet güzel bir lezzet ortaya çıktı. Deneyiniz. Özellikle bekar hayatı yaşayıp evinde fırını olmayanlar ve öğrenciler  mutlaka listenizde olsun bu pişirme yöntemi, fırını olanlar için ise tavadaki böreğin de ayrı bir lezzeti olduğunu tadacak ve vazgeçemeyeceksiniz. (biraz iddialı mı oldu bu cümle? deneyin kararınızı verin)




 Suyu böreğinizin üzerini geçecek şekilde ekleyin ve 2 dk bekletin.









Malzemeler:


2 yufka
3-4 orta boy patates
1 soğan
1 domates
karabiber
tuz
acı pul biber
Sıvıyağ
Tereyağ (1 yemek kaşığı tercihen)
Yufkanın üzerine çıkacak kadar su

(bu tarifi peynirle de deneyebilirsiniz)

Yapılışı:
İç harcı: (iç harcı çiğden de yapabilirsiniz ben kavurmayı tercih ettim) Soğanı karamelize edin ve rendelediğiniz patatesleri ve ince ince dilimlediğiniz domatesi ekleyin.Yaklaşık 5 dk kavurun baharatlarını ekleyerek soğumaya bırakın.
Yufkaları ikiye bölün ve sıvıyağı sürün, hazırladığınız iç harcı yufkanın her tarafına serpistirin ve rulo yaparak katlayın. Tavanıza yerleştirin, bu şekilde yufkaları hazırladıktan sonra tavada hazırlamış olduğunuz böreğin üzerini geçecek şekilde su ekleyin yaklaşık 2 dk bekletin ve suyu süzün, dikkat edin suyu çok iyi süzmeniz gerekiyor. Daha sonra tereyağ veya sıvıyağ ile her iki yüzünü kısık ateşte pişirin. Yaklaşık 35 dk sonra nefis böreğiniz hazır. Afiyet olsun.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Gürcü Tatlısı

Slm,

deneyiniz, güzel oluyor.

Malzemeler:

4 yumurta
1 çay bardağı sıvıyağ
1 su bardağı un
1 su bardağı ceviz (ceviz+fındık kullandım, tercihen rondodan incecik geçirebilirsiniz)
1 kabartma tozu
1 vanilya

Şerbeti İçin:

(şerbet soğuk olacak)
2,5 su bardağı su
2 su bardağı şeker
3-4 limon damlası

Yapılışı:

Şerbet: Su ve şekeri karıştırın ve kaynadıktan sonra 5-8 dk kaynatmaya devam edin altını kapatınca limonu ekleyin.
Hamur: Yumurtaları köpürene dek çırpın, yağı, unu, cevizi sırayla ekleyin ve iyice çırpmaya devam edin. Vanilya ve kabartma tozunu ekleyin ve mikserin düşük ayarında ya da kaşıkla çırpın. 175 derecede üzeri kızarana dek pişirin. Fırından çıkardıktan 1-2 dk sonra kek hamuru sıcak şerbet soğuk ekleyin.  Üzerini hindistan cevizi ile süsleyebilirsiniz  Afiyet olsun






Sevgiyle kalın.......

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Çinli sanıp Koreliyi dövmek, Roboski'e Kürt katırı öldürmek, Artvin'de doğaya "koymak"... Oya Baydar



Ne alâkası var, demeyin; hepsi aynı ilkelliğin, aynı kötücüllüğün, insan aklının ve ahlâkının evrim sürecindeki en aşağı basamaklarının farklı alanlardaki dışavurumu; hepsi aynı zihniyetin parçası. Ve hepsi, -başlığa sığmayan başka ilkel kötücüllükler: Mesela aşkı, cinselliği farklı yaşayanlara, farklı cinsel yönelimleri olanlara reva görülen nefret ve saldırganlık; mesela  kadın aşağılaması, kadına uygulanan şiddet; mesela, idamın, darağacının, ölüm cezasının savunulması; her biri birer cinayet olan sözde iş kazaları, kamyonetlerde, minibüslerde balık istifi, hayvan gibi taşınan ve ölüme sürülen mevsimlik tarım işçileri katliamı… Hepsini, daha nicelerini her gün izliyoruz, yaşıyoruz; öfkelenip, kahrolup, utanıp, sonra kanıksıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde, televizyonlarda, sosyal medyada yer alan olayları hatırlayalım. Vahim olduğu kadar traji-komik Uygur Türkleriyle dayanışma gösterileri mesela: Doğu Türkistan’da Çin’e bağlı Uygur Özerk Bölgesi halkına yapıldığı iddia edilen baskıları protesto amacıyla Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Ülkü Ocakları’nın başını çektiği eylemlerde, bir Çin lokantasının aşçısı Ülkücü tosuncuklar tarafından dövüldü. İşe bakın ki, zavallı aşçı bir Uygur’du. Bir başka eylemde Koreli turistler tartaklandı, gazete sayfalarına, ekranlara düşen bir fotoğrafta ise göstericilerden canını kurtarmak için eline Türk bayrağı almış bozkurt işereti yapan bir Japon turist görülüyordu. Her gördüğü çekik gözlüyü Çinli sanma cehaleti ve budalalığı bir yana, sorun Çin devletinin baskı ve zulmünün bedelini Çin insanına ödetmeye çalışan o pespaye zihniyetti.

Roboski’nin devlet kurbanı katırları

Roboski’de Kürt insanının üzerine bomba yağdırıp çoluk çocuk öldürenler şimdi Kürtlerin katırlarını öldürüyorlar. (Son gelen haberlere göre, sadece katırlarla yetinilmemiş, halka da ateş açılmış). Şırnak valisi bir süre önce, katırlar intihar etti(!) demişti de bu zaferin üzerine gölge düşürmek istemeyen Bakanlık’tan, “hayır, biz vurduk”, açıklaması gelmişti.
Devlet hayvan katliamı yapar da vatandaş geri kalır mı! Havladı diye bekçi köpeğini çifte ile vuran mı istersin, silah talimi yapmak için karakol avlusundaki köpeği öldüren polis mi, kedi yavrusunu işkenceyle öldürürken hayvanın can çekişmesini facebook’ta paylaşan genç psikopat mı ! Ne siyasî ne ideolojik; her gün onlarcasına şahit olunan benzer vahşet sahneleri, evrimin aşağı basamaklarında kalmış o aklın tezahürleridir.

Sadece millete değil doğaya da ‘koyuyorlar’

AKP tepelerinden aldığı güç ve destekle semirmiş, telefonda milletin a..na koyacağını keyifle ilan eden Cengiz Holding’in sahibi zâtın “koyma performansı” maaşallah pek yerinde. Altın madeni işletmek şehvetiyle ne zamandır gözünü diktiği Artvin dağlarının yaylalarının da şeyine koymak için, arkasını iktidara dayamış çabalıyor. İşte ahlâki, insanî değerlerin evriminde ilk basamaklarda sürünen zihniyetin yansımalarından biri daha... Türkiye; İslamcı neoliberal vahşi kapitalizmin, ülkemizin ve çocuklarımızın bugününü ve de geleceğini karartan benzerleriyle dolu. Gözlerini talan ve kâr hırsı bürümüş; ne insanı, ne doğayı, ne yeşili ne de ahlâki-insanî değerleri umursayan vahşi sermayenin cenneti burası. Bir karış yeşil alan bırakmamaya yeminliler. Gözlerini toprak bile doyurmuyor. İş cinayetleri konusunda neden bu kadar gürültü yapıldığını anlamıyorlar; emeğin fıtratında ölüm var dememiş miydi velînimetleri! Bu işlerin fıtratında ölüm varsa liderin belirttiği gibi, bırakın işçiler ölsün, bırakın kasalar, ayakkabı kutuları dolsun!

Irkçılık ilkellik işaretidir

Uygurların yurtlarının yerini bile haritada gösteremeyecek bir güruhun, bağlı oldukları siyasal mihrakların tahrik ve teşvikiyle Çinli olan veya öyle sandıkları herkese, her yere saldırmaları kan ırkçılığıdır ki ırkçı-milliyetçi güdülerin en bilinçsiz, en ilkelidir. Irkçı-faşist, milliyetçi siyasî hareketlerin kitleleri gaza getirme, düşman yaratma, savaşa sürme silahıdır. Türkiye’de bu silahın baş kullanıcısı ve tedarikçisi öteden beri MHP ve onun Ülkü Ocakları olmakla birlikte, silah onların tekelinde değildir. Son gösterilere katılan veya destekleyen örgütlere, siyasî kanatlara bir göz atmak, ırkçılık mikrobunun hangi çevrelerden kaynaklandığını gösteriyor.
Şoven milliyetçilik de ırkçılık mikrobunu içerir ama biraz daha yontulmuştur. Örneğin sağlı sollu Türk milliyetçilerinin türlü siyasî söylemlerle saklamaya çalıştıkları Kürt düşmanlığı biraz eşelendiğinde en gizli köşelerde o mikrobun latant haline rastlarsınız. Öte yandan, insanı doğanın bütünlüğünden kopararak, doğayı sömüren, çevreyi tahrip eden tüketici bir canavara dönüştüren zihniyet de aynı ilkel zihniyetin parçasıdır.
İnsanlık ilerleyip geliştikçe, insan kâmilleştikçe farklı olana, ötekine düşmanlık geriler. İnsanı; kanı, ırkı, milliyeti, dini, mezhebi dışında insan özüyle ve evrensel değerler çerçevesinde kavrayış öne çıkar. Dünya henüz bir barış cennetine dönüşmemiş olsa da kanlı çatışmaların yerini anlaşma, uzlaşma çabaları alır. Farklılıklar artık nefret ve düşmanlık nedeni olmaz, bir bütünün parçaları, mozaikin renkleri sayılır. Tarih boyunca insanın ve toplumun henüz sona ermemiş, sürüp giden gelişmesinin aklî-ruhî-ahlakî-estetik boyutudur bu.

Ya siyasetçiler, liderler bu değerlerden yoksunsa?...

Kâmil (gelişmiş) insan sadece okumuş yazmış ya da toplumda yüksek kademelere çıkmış kişi değil, insanî-ahlâki değerleri gelişmiş kişidir. Nice ümmîler vardır ki üç üniversite bitirmişlerden, her gün herzelerini okuyup dinlediğimiz sözde din alimlerinden, derin hocalardan çok daha insan, çok daha kâmildir.
Lider; kitleleri insanî gelişmişlik merdiveninde bir basamak yukarı çıkarabilen, kendini geliştirirken kitleyi de geliştiren kişidir. Toplumumuzda son yıllarda yaşanan kötücülleşmenin, değersizleşmenin, farklı olana düşmanlığın ve saldırganlığın önemli nedenlerinden birinin de ortalıkta lider, hem de karizmatik lider olarak dolaşanların çapsızlığı, insanî-ahlâkî-kültürel gelişme çizgisinin epeyce aşağı basamaklarında yer almaları, evrensel bilim ve değerleri hazmetmemişlikleri olduğunu düşünüyorum. Siyasetini ve ideolojisini ırkçılık, şoven milliyetçilik, mezhepçilik üzerine kurmuş liderin/liderlerin yandaşları, kan kardeşleriyle dayanışma adına, gider yolda gördükleri çekik gözlüleri döverler. Lider “affedersiniz Ermeni” derse, ya da “dini Zerdüşt olanın” buyurursa kitleler Ermenilere, Alevilere, Kürtlere saldırmayı vatan millet görevi sayarlar. Lider, kadınla erkek eşit değildir derse; derin hocaları, ulemaları¸ danışmanları her yazıda, her sözde kadını aşağılarsa, “imam yellenirse cemaat s..ar” özdeyişindeki gibi, sıradan adam karısına kızına şiddet uygular, cinayet işler. Lider yeşil alanın, parkın ortasına AVM dikmek için meydanların savaş alanına dönmesini körüklerse; estetik beğeni düzeyi ve gelişmişlik kavramı diktirdiği saray ucubeleri düzeyindeyse, onun attığı kemiklerle semiren vahşi sermaye ülkede ne doğa, ne yayla, ne tepe, ne yeşil bırakır.
İnsanımız kötücülleşiyorsa, kitleler vahşileşiyor, şiddet yükseliyorsa, farklı olana, farklı düşünene saldırılar artıyor, hoşgörüsüzlük kol geziyorsa, kâr hırsı her şeyin önüne geçiyorsa, insanî değerler endeksinde ilerleyeceğimize geriliyorsak lider geçinenlere, lider sayılanlara bir bakalım. Toplumu sürekli aşağıya, kendi düzeylerine, alt basamaklara çektiklerini görelim.
http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/cinli-sanip-koreliyi-dovmek-roboskide-kurt-katiri-oldurmek-artvinde-dogaya-koymak,12275 
alınmaştır. (08 Temmuz 2015)

"Burası "BÜYÜK" bir devlet !!! Al gözüm seyreyle ihtişamı.....

Slm,


Yabancılar Aksaray'ı görünce  "burası büyük bir devlet" diyormuş.

Sevgili Selahattin Duman'ın makalesini paylaşayım dedim.







Sevgiyle kalın...

Sükûnet duası - Metin Münir

Olgun insanlar değiştirilmesi mümkün olmayan şeyleri sükûnetle kabul eder.
Olgun devletler için de aynı şey geçerlidir.
Suriye üç bölgeye bölünüyor:
* Kuzeyde, Türkiye hududunda Kürtler,
* Şam’dan Akdeniz’e kadar olan bölgede Aleviler,
* Güneyde ve doğuda Sünniler hakimiyet kurma yolundadır.
Bu gelişme üç ayrı devletin oluşmasına kadar gider mi, yoksa Irak’ta olduğu gibi önce otonom bölgeler mi doğar, bu aşamada söylemek imkansız.
Suriye bir daha bütün olmayacak. Savaşan tarafların hiçbiri – Aleviler, Kürtler, Sünniler – ülkenin tamamına hakim olacak güce sahip değil.
Her birinin arkasında büyük güçler var.
* Kürtleri ABD ve birçok Batı ülkesi, PKK ve Kuzey Irak Kürtleri destekliyor.
* Esad ve Alevilerin arkasında İran ve Rusya var.
* Sünnileri Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve kısmen ABD ile yanına aldığı devletler besliyor.
Suriye’nin bölünmesine, hududun güneyinde yaşayan Kürtlerin özerkleşmesine yol açan gelişmelere Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin akıl dışı politikalarının büyük katkısı var. Ama yaratılmasına yardım ettikleri durumdan hiç memnun değiller.
Suriye'deki son durum
Suriye'deki son durum
İki nedenle:

- Amerikan hava gücünün desteğiyle YPG (Suriyeli Kürtlerin PKK’sı) 900 kilometre uzunluğundaki Türkiye-Suriye hududunun üçte ikisini ele geçirdi. YPG’nin amacı bu bölgeyi daha da genişletmek ve Irak Kürdistanı'nı Akdeniz’e bağlamaktır. Bu gerçekleşirse, bugün Türkiye’den başka çıkış kapısı olmayan Irak Kürdistanı rahatlayacak, petrol ve gazını dünya pazarlarına ulaştırmak için alternatif bir yola kavuşacak.
- Suriye Kürtlerinin otonomiye veya bağımsızlığa yelken açması Türkiye Kürtlerinin özerklik taleplerini daha güçlü hale getirecek.
Beğenmeseler de, bu durum karşısında Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin yumruk sallamaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Nedeni basit: Türkiye ne Suriye, ne de Orta Doğu’daki gelişmeleri etkileyecek askeri ve ekonomik güce sahip değildir. Dış dünyada yalnızdır.
Bilmiyorum haberiniz var mı? Batı’da, IŞİD’e karşı etkin bir savaş veren PKK’nın prestiji yükselirken Türkiye’ninki dibe vurdu. Washington’da PKK’nın terörist statüsünden çıkartılmasını öneren düşünce kuruluşları var.
Ankara, Esad’a (ve Kürtlere) karşı olanlara gizlice yardım etmeyi sürdürüp savaşı uzatabilir ve yarattığı insan ıstırabını çoğaltabilir. Ama sonucu etkileyemez.
Devletlerin gücünü onları yönetenlerin egoları, böbürlenmeleri, tehditleri tayin etmez. Dil akıldan gürültülüdür, ama güçlü değildir.
Erdoğan “Yetenekli Bay Ahmet”e kandı. Türkiye’nin Orta Doğu’daki geleneksel tarafsızlık politikasını terk etti. Esad’ı alaşağı etmeye çalıştı. Duygularının ve dini inançlarının etkisiyle hareket etti. Aklıyla hareket etseydi, Esad’ın zayıflamasının yaratacağı kargaşayı öngörür, onu devirmeye çalışacağına desteklerdi. Yapmadı. Çatışmaları körükledi. Türkiye’nin savaştan kaçan milyonlarla dolmasına, güney hududunun kevgire dönmesine neden oldu. Kürtlerin devletleşme sürecini hızlandırdı.
Sonu savaş olabilecek bu bataktan kurtulmak için:
* Türkiye, Orta Doğu’daki tarafsızlık politikasına geri dönmeli,
* Suriye’den elini tamamen çekmeli,
* Irak Kürtleri ile kurduğu, karşılıklı çıkara dayanan dostluğu, Suriye Kürtleri ile de kurmalı,
* Barış sürecine ve demokratikleşmeye hız vermelidir.
Bunlar olabilir mi?
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi iktidarda olduğu sürece hayır, olamaz.
Daha kötüsü muhalefet partileri iktidar olsa da olamaz. Çünkü MHP, Kürtler ve Suriye konusunda Erdoğan ve Davutoğlu’ndan daha şahindir.
O zaman?
Duaya başlayabiliriz:
“Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sükûnet, değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, ikisinin arasındaki farkı anlayabilmek için bilgelik ver.”

2 Temmuz 2015 Perşembe

Milföy hamurundan pizza

Slm, 

daha önce sizlerle paylaşmıştım 
http://aynurunaynasi.blogspot.com.tr/2014/02/milfoylu-kolay-pizza-meryemden.html  

kendim ancak yapabildim,  tecrübelerimle paylaşayım istedim. Sıcak sıcak nefis oldu. Deneyiniz güzel bir lezzet....


Malzemeler: 

Milföy hamuru
Dilimlenmiş zeytin
Rendelenmiş kaşar peyniri
1 ad yumurta sarısı
1 ad domates
1 tatlı kaşığı domates salçası
Sosis, sucuk, mısır  vb...

Üzerine kekik vb isteğe göre

(malzemeleri isteğinize göre çeşitlendirebilirsiniz)

Yapılışı:

Milföy hamurunu tezgaha diz ve yaklaşık 5 dk yumuşamasını bekle. 1 tanesini 1 cm (daha uzun olmasın) eninde şeritler halinde kes. Yumuşayan milföyleri  yağlanmış fırın tepsisine diz , kesilen şeritleri her milföyün kenarına çerçeve yap.Çerçevelere yumurta sarısı sür. Biraz su ile 1 tatlı kaşığı salçayı karıştırıp milföylerin ortasına sür. Domates, sosis, sucuk, mısır, zeytin (vb) harmanla ve mölföy çerçevesinin içine paylaştır. Son olarak üzerine rendelenmiş kaşar peyniri ekle.  180 °C de önceden ısıtılmış fırında kızarıncaya kadar pişir ve sıcak  servis yap.






Afiyet olsun...

Çocuk Yaşadığını Öğrenir

Sevgiyle kalın..